Solucan savaşı
Oro tarihini kaleme alan her ferman, yahut bu meşum kıtanın hikayesini dile getiren her lisan, er ya da geç Solucan Savaşı’nın o bezmişlik ve ölüm kokan damarlarının içinden geçecektir. Zira o cenk, Kavurova’nın iliklerine sinmiş, toprağı kırk gün, kırk gece yakan kara bir maraz gibi bu kıtada yaşayan her zihnin derinlerine kendileri bilmese de kazınmıştı; canlı varlığın ilksel ve adi dürtüsünden, yani hırs, açlık ve kof gururdan doğmuş kudurmuş bir Cinnet-i Umumiye.

Cengin taraflarını saymak boş bir uğraştır; o evvelde yalnızca Pullukul ile Gaksoy arasındaki basit bir husumetle başlamışsa da, kısa zamanda bütün Oro’nun siyasetini, kirli ilahlarını ve bomboş gururunu içine emerek bir felaket çukuru’na dönüşmüştür.
Mukaddimeye dönecek olursak; Pullukul soyunun hayatını idame ettirdiği, sefil ve ilkel Titreksu Kabileleri, Sürtünkaya’nın batısında, tuz ve yosunla yoğrulmuş o belanın eksik olmadığı o sahil şeridinde yaşardı. Elbette, bu zavallılar temel geçimlerini bataklık ve deniz mahsülleriyle sağlıyorlarsa da, onların en hayati ihtiyaçları, o kudretli Kavurova çölünün nimetlerine —yahut kimine göre lanetine— bağlıydı. Zira tabiat, kendi zıddını beslemekten garip bir haz duyar, vücudun cinnetine kıkırdayarak güler.
Bugünün Payendegân Sultanlığı’nın kasvetli kalbini teşkil eden Çukurgözü bölgesindeyse Gaksoy, Puhusoy ve Alacalar kendi küçük, devletsiz ve dağınık idarelerinde yaşarlardı. Onlar da tıpkı Pullukul’lar gibi, çölün o acımasız cömertliğine ve gizemli nimetlerine bağımlıydılar. Bu soyların her biri, kendi varoluşsal laneti ile mücadele ederken, aynı toprak parçasının kirli nimetlerine, kumuna ve tuzuna muhtaçtı. Ancak bütün bu birbirinden farklı, sefil ve gururlu soyları aynı aynı günaha zincirleyen ve zaruri olan tek bir çöl nimeti vardı: Paluzi Solucanlar!
Kavurova toprağının dört, kimi vakit beş fiske derinliğinde (genellikle güneşler tepedeyken):, sızan yeraltı buharının uğultusu arasında yaşarlardı. Uzunlukları yirmi fiske, bedenleri şeffaf ve yağla doluydu; baş kısımları şişkin, sayısız ince kol, toprağın içinde bir rüya gibi süzülmelerine imkan verirdi. En kurak diyarın altında dahi — yeter ki derine insinler — hayat bulurlardı.
Paluzi’nin yağıyla yanardı fırınlar; hamamlar onunla ısınır, ocaklar onunla tütüp dualar yükseltirdi. Etinden yemek, derisinden giysi yapılırdı. Kavurova’nın harareti, refahı ve hatta kokusu bu mahlukun şehvetli varlığına bağlıydı. Fakat vücut nankördür; nimetle arası hep kısadır. Doyumsuz parmaklar, çölün bağrına inip o kutsal mahlukun iliklerine dek sömürmeye koyuldu. Sonsuz gibi gözüken bereket yıllarının ardından Paluzi solucanları neredeyse görülmez oldu.
Tarihçilerin bir kısmı, oburluğun ve ölçüsüz avın onları tükettiğini yazar; bir kısmıysa Zolkar’ın yerin altı fersah altındaki meşum simyahanesinde, büyüyle çağrılıp etleri çözülene dek işkenceye uğratıldıklarını söyler. Kimileri de der ki ilahlar, Kavurova’nın günahını tartmış, lütfunu geri çekmiştir. Sebep ne olursa olsun, sonuç birdir ve dehşetengizdir: Solucanlar, Kavurova’yı büyük cenkten iki yıl evvel terk etmiştir. O günden sonra yalnızca bir yerde — bugünün Solucan Vadisi dediğimiz, Sürtünkaya girişinde, Cehena dağlarının gölgesine sinmiş o derin vadide — nadir de olsa görülür olmuşlardır. Artık o vadinin toprağı bile solucan kokmaz; çünkü bir nimetin yokluğu, varlığından daha kalıcıdır.
Evvelinde bu cenk, birkaç tüccarın ve avcının yağmalanmasından ibaretti. Pullukul avcıları, gömüldükleri kumun bağrından tırnaklarını çıkarıp Gaksoy kervanlarının bacaklarına geçirir, yük hayvanlarını toprağa çekerdi; çığlıklar kumun üzerinde yankılanır, ardından sessizlik kalırdı. Lakin Gaksoy’lar göğün çocuklarıydı; intikamları da gökten indi. Kanatlarının gölgesiyle vadileri örttüler, ateşli yağmurlar döktüler; Pullukul kamplarının üzerinde gökyüzü günlerce yanık et koktu.
Paluzi Solucanları’nın tükenişiyle birlikte, çölün düzeni de çatlamaya başladı. Yağ tükenince ocaklar sönüyor, solucan derisinden yapılan elbiseler çürüyordu. Çocuklar besinsizlikten henüz yumurtalarındayken ölüyor, kum fırtınaları haftalarca dinmiyordu. Pullukul’ların pulları açlıktan olacak ki çatlayıp mermer gibi bembeyaz kesiliyor; Gaksoy’ların tüyleri dökülüyor, artık gökyüzüne yükselmekte eski günleri bir masal gibi anıyorlardı. İki ırk da kendi özünü kaybetmeye başladı: biri toprağa, diğeri göğe ait olma iddiasını yitiriyordu.
Açlık artık bir inanç haline gelmişti. Bu yüzden olacak ki Pullukul ve Gaksoy inanışlarında açlık, mücadele edilmesi gereken bir erdem gibi kendine yer bulmuştur. Kervanlar gece yürür, dualar solucan kanına yakarılırdı. Şarkılar ağıtlara döndü; tanrılara edilen dualar cevapsız kaldıkça iki tarafın karşılaşmaları da vahşileşir hale geldi. Çöl, yaşayan her şeyi birbirine düşman kıldı. Küçük atışmalar büyüdü, büyüdü; her çatışma bir öncekinden daha nizami, daha acımasız hale geldi. Solucan Vadisi, bir zamanlar nimetle dolu o bereketli toprak, artık mezar çaputlarının fırtınalarda savrulduğu bir lanet tarlasına dönüştü. Gaksoy’ların tüyleri çamura karıştı, Pullukul’ların derileri kavrulup kabuk tuttu. O vakit savaş, bir ırklar arası cenk olmaktan çıktı; yaratılışın kendi içinde çürüdüğü bir ilahi hata haline geldi.
Ve nihayet, Sürtünkaya’nın bütün Pullukul kabileleri, kadim deniz kokusunu arkalarında bırakıp Kavurova’ya yürüdü. Gaksoy’lar ise azdılar ama göğü hâlâ sahipleniyorlardı; onların kanatları, yerde sürünenin gölgesine hükmediyordu. Herkes, zaferin gökte yazıldığına inanıyordu. Ne var ki o vakit gök de, çöl de kirlenmişti. Ve Solucan Vadisi’nin kumları, bu kirin altında yavaş yavaş ezilerek nesiller boyu hatırlanacak çirkin bir elmasa dönüşecekti.

Solucan Savaşı’nın Kırk Günü
(Kaynak: Dördüncü Fetret Risalesi, Müneccim-i Harb Şahûr’un kayıtlarından derlenmiştir.)
1. Cephe Raporu: Solucan Vadisi’nin Birinci Haftası
Cenk, ilk defa nizami bir harp haline geldiğinde, takvim Kavurova’nın 320. ay döngüsünü gösteriyordu.
Pullukul kuvvetleri — yaklaşık otuz beş bin mızrak, dört bin ağır kalkanlı ve on iki adet “derin kazıcı” birimle — vadinin güneyine konuşlanmıştı. Komuta, Titreksu Şahı Hurnaz-Kepir’in elindeydi.
Kuzeyde ise Gaksoylar, on bin kanatlı muharipten ve iki yüz “gök mızrağı” taburundan oluşan bir hava filosu kurmuştu. Komutanları Yedinci Gökyazgan Ferrek-Ül idi.
Pullukul’lar tünel savaşında mahirdi; gündüzleri yerin altına gömülür, geceleri kumun altından saldırırlardı. Gaksoylar ise gündüzleri göğü tutar, gece ateşli yağmurlar dökerdi. Solucan Vadisi’nde hava artık iki rengin arasında titriyordu: kanı çekmiş toprak ve külden sararmış hava. Pullukul orduları, her gece vadinin kalbine tünel kazıyor, Gaksoylar da gökten asitli yağlar dökerek tünelleri dolduruyordu. Her iki taraf da nefes almakta zorlanıyor; nefes, bir silah haline geliyordu. Savaşın onuncu gününe gelindiğinde, vadinin zemini kan, dışkı ve yağ ile karışıp zehirli bir çamur mezarına dönüşmüştü. Pullukul’lar, hava üstünlüğüne karşı koyamayacaklarını hikmetle sezmişlerdi. Bu zeval anında, kabilenin yaşlı kâhinleri, batı sınırındaki Zerksoy Sihirkentlerine elçiler gönderdi.
Zerksoy’lar, yeraltı sihrinin ve medeniyet yüzü görmemiş simya sanatlarının efendileriydi. Onların desteği olmadan, gökten inen Gaksoy sürülerine karşı direniş, bir boşuna uğraş, bir çamurun titremesinden öteye geçemeyecekti. Elçiler, Zerksoyların şehri, Çölliman’ın yüz kulaç altındaki Derdünyaz’a vardığında, tapınaklarının merkezinde, kâinatın dengesini bozacak bir fitne gibi duran, İlah Semonya’nın Lütfu denen bir taşı uyandırabileceklerini farkettiler. Bu taş “Tuzbatak Taşı” adıyla anılırdı: yemyeşil bir zümrüt misali parlar, lakin ortasında yanan bir güneşi andıran döner bir ışık taşırdı. Rivayet olunur ki o ışık, Semonya’nın gözünün ta kendisiydi ve kim ona şehvetle baktıysa gözlerini kaybetmişti.
Pullukul kâhinleri, Zerksoy rahiplerinden bu taşın gücünü istediler. Karşılığında ise, yalnızca Kavurova’dan geniş topraklar değil, aynı zamanda savaşta dökülecek kanın içerdiği tüm Anlam İncilerini (büyü yapmayı sağlayan kaynak) bin yıllık bir sözleşmeyle teslim ettiler. Bu hadise günümüzde de “Bin Yıllık Sözleşme” olarak anılır. Ancak Zerksoy rahipleri bu nimet karşısında doyuma ulaşmamıştı. Cehena dağlarının Kavurova’ya bakan kısmında kendilerine yer üstü şehir kurmak için toprak istediler.
Taşı Pullukullara bahşetmek için, İlah Semonya’ya bir yakınma ritüeli düzenlediler. Zerksoy’un en bilge yirmi büyük büyücüsü, tapınağın mihrabına çıkarak, Tuzbatak’ın döner ışığına baktı. Onlar, taşın sırrını çözmek ve lanetini aktifleştirmek için kendi canlarını feda ettiler; taşın uğursuz ışığı gözlerinden girip cinnetlerini bedenlerine mühürledi. Yirmi Derdünyaz Zerksoy ruhbanı, yerinde donup taşlaşarak Semonya’nın taşa yansıyan acınası kurbanları oldular. Hayatları cennetten süzülen bir nur gibi taşın içerisine girdi. Kâhinler ve elçiler önceden kazılmış çöl dehlizlerinde taşı Solucan Vadisi’nin kalbine gömdü. Taş, önce toprağı titretti, ardından havayı kavurmaya başladı.
Taşın savaş meydanının altına gömüldüğü ilk gece Gaksoyların kanatlarını nemli bir sis sardı. İkinci gün, o sis ciğerlerini yakmaya başladı. Üçüncü gün, göğün çocukları artık nefes alamıyor, tüyleri dökülüyor, tüylerinin altıındaki karboni pullar yanmaya başlıyordu. Göğe ait olanlar, birer birer yere düşmeye başladı. Onuncu günün sabahında, vadinin üstünde artık güneş görünmez olmuştu. Tuzbatak’ın gözündeki ışık, göğü karartıyor; hava, bir ölünün ağzından çıkan son nefes gibi ağırlaşıyordu. Gaksoylar kanatlarını toplayıp toprağa sığındı; Pullukul’lar ise kendi karanlıklarında ilk kez üstünlük hissetti. Onlar için gök nihayet diz çökmüştü.
Otuz beşinci gün, Gaksoyların son müfrezesi gökyüzünü delip kaçmaya teşebbüs etti. Fakat Tuzbatak’ın soluğu onları buldu; kanatları tuz kesildi, kemikleri cam gibi kırıldı. Göğün sessizliğini o gün kırılan kanat sesleri doldurdu. Otuz altıncı gecede, Pullukul orduları artık toprağın bile onları geri itmeye başladığını sezmişti. Tüneller ölülerin kokusuyla dolmuş, savaşçılar nefes aldıkça akıllarını yitirir olmuştu. Tuzbatak’ın ışığı, dostu düşmandan ayırmıyordu. Görenin gözü taşlaşıyor, nefes alan deliriyordu.
Pullukul kâhinleri o gece taşın üzerine eğildiklerinde, onun artık Tanrı Semonya’nın değil, ölümün gözü hâline geldiğini fark ettiler. Işığı, yakıcı bir kutsallık değil, yavaş yavaş çürüyen bir bedenin iç ısısını andırıyordu. Kırk gün boyunca süren savaş boyunca taş her darbede biraz daha koyulaştı, ışığı soldukça vadinin havası da ağırlaştı. Artık ne kazanan vardı ne kaybeden; sadece solunamayacak kadar zehirli bir hava, yanan tüneller, kireçleşmiş kan ve üzerine sessizlik çökmüş bir tarih kalmıştı. Toprak çürümüştü. Gökyüzü, kanın buharıyla siyah bir kumaş gibi gerilmişti. Yaşayanların sayısı her geçen gün azalıyor, savaş artık bir zafer mücadelesinden çıkıp ölümün sürekliliğine dönüşüyordu. Ancak gidenin yerine yenisi geliyor, kendilerini türdeşleri için feda etmeye hevesli gençler ölüm çukurlarını dolduruyordu. Bu savaşın şanlı bir harp değil, bir cinnet olduğu o gün anlaşıldı. Çamur, irin, dışkı ve tuz birbirine karışmış; nefes almak bile bir ceza hâlini almıştı.
Kırkıncı günün sabahında gök küle dönmüş, toprak ölümle doymuştu. O sabah, Gaksoy anaları yumurtalarını göğe kaldırıp birer birer kırdı. Siyah akışkan toprağa dökülürken çıkan ses, yavaşça göğe yükseldi. Bu ses tanrıların unuttuğu bir duayı hatırlattı onlara. Uzun süredir yeryüzünden hiçbir yakarış işitmemişlerdi. Kırk gün boyunca ne bir ibadet ne bir adak kalmıştı. İlahlar için bu, varlıklarının sorgulandığı bir andı. Zira kimsenin dua etmediği bir dünyada tanrıların hükmü de yoktu. Eğer savaş bir gün daha sürerse, onları hatırlayacak tek bir canlı bile kalmayacaktı.
Gök yarıldı. Önce Karlin’in yersureti indi zehirli bulutların arasından. Kuzgun yüzlü, insan bedenli, kasları gergin bir savaşçı biçimindeydi. Kanatları kanla ıslanmıştı, tırnakları yıldırım gibi parlıyordu. Gözlerinin yerinde iki siyah güneş dönüyor, etrafa yanık demir kokusu yayıyordu.
Ardından yeraltı titredi. Semonya’nın yersureti, çamurdan örülmüş bir kadın sûretinde, göğsünden kökler sarkar hâlde yükseldi. Derisinde Tuzbatak’ın yeşil parıltısı yanıyor, nefes aldıkça havayı tuzla karıştırıyordu. Yüzünde hafif bir mahcubiyet vardı; çünkü bu taş, onun izniyle Zerksoy’ların eline geçmişti. Taşın yarattığı felaketin sorumluluğundan kaçamıyordu, ama onu geri alacak kudreti de kalmamıştı.


Onları gören her iki halk da sessizce diz çöktü. Pullukul savaşçıları başlarını kaldırıp ilk kez göğü gördüler. Gaksoylar kanatlarını kapatarak yere eğildi. Ne kılıç sesi kaldı ne savaş çığlığı. Vadinin üzerinde sadece taşın uğultusu duyuluyordu.
O vakit Karlin konuştu. Sesi göğü doldurdu, toprak çatladı, vadide yankılanan her kelime bir emirdi. “Bu kavga toprağın değil, nefesin hakkıdır. Kazanan, kanını sunandır.” dedi. Ardından Semonya konuştu; sesi yerin derinliklerinden gelen bir sarsıntı gibiydi. “Tuzbatak’ın ışığı bana aittir. Lâkin kim onu bana gönüllü sunarsa, onun halkı nefes almayı sürdürecektir.” sözleri vadinin her taşına kazındı.
Bu iki ilahın sözü, savaşın sonu anlamına geliyordu. Ne ordular kaldı ne de emir verecek bir komutan. Her iki taraf da aynı gerçeği fark etmişti: bu yıkımın kaynağı taş veya solucan değil, kendi arzularıydı. Çölün altındaki solucanlar kadar kör, gökyüzündeki kuşlar kadar kibirliydiler. Tanrılar bile onların gözünde anlamını yitirmişti. Şimdi ise tanrılar, kendi adlarının yok olmasından korktukları için, savaşı bir başka düzleme taşıyordu. Artık ne ordu ne de cenk olacaktı; yalnızca bir dövüş, bir tek vuruşla sona erecek bir “nefes hakkı” mücadelesi. Karlin ve Semonya, her iki kavme de buyruğunu verdi: ordular silahlarını bırakacak, yalnızca birer şampiyon seçilecekti. Onların dövüşüyle bu savaş bitecekti. Her iki taraf da bunun tanrısal bir buyruk değil, bir uyarı olduğunu biliyordu. Çünkü ilahlar artık ölülerin kokusundan tiksinmişti. Onlar, kendilerine ibadet eden varlıkların yok olmasını istemiyor, sadece kendi isimlerinin unutulmasından korkuyordu. Böylece Solucan Savaşı’nın kırk birinci günü, göğün altındaki son dövüşün hazırlığı başladı.
Kırk birinci günün sabahı, Solucan Vadisi sessizdi. Rüzgâr bile korkusundan yönünü değiştirmişti. Güneş doğmadı; çünkü gökyüzü hâlâ Tuzbatak’ın soluk yeşil ışığıyla yanıyordu. O ışık altında hem Pullukul hem Gaksoy halkı sessizce toplandı. Her iki ordudan da yalnızca yaralılar, kâhinler ve birkaç yüz nefes alabilen asker kalmıştı. Pullukul’ların arasında seçim kolay olmadı. Kabile şefleri birbirine baktı; kimse gözlerini kaldırmadı. En sonunda öne çıkan, yarı yanık pullarıyla bile ayakta duran Yarrrek-kor, Titreksu’nun eski derin kazıcılarından biriydi. Vücudunun yarısı yanmış, gözlerinin biri taşın ışığıyla kör olmuştu. Ancak o, savaşın ilk gününden beri kumun altında tek başına on yedi Gaksoy düşürmüş, tırnaklarıyla üç mızrak kırmıştı. Dizlerinin üstünde değil, ölülerinin üstünde yürüyen bir adamdı. Gaksoylar tarafında ise durum farklıydı. Onlar için savaş, zaten göğün bir ibadeti idi. Bu yüzden tanrılar adına dövüşecek kişi, “Kara Yel” unvanıyla anılan Tahrul-Ben seçildi. Kanatları kısmen yanmış, tüyleri tuzla kabuk bağlamıştı. Fakat hâlâ uçabiliyordu.
Vadinin ortasında, taşın gömülü olduğu çukurda bir daire çizildi. Çamur, tuz ve yanmış kemik tozundan oluşan o halka, tanrılar için bir sahneydi. Çevrede binlerce sessiz göz vardı; ama hiç ses yoktu. Pullukul çocukları dizlerini yüzlerini bastı, Gaksoylar kanatlarını yere koydu. Karlin gökteydi; gözleri bulutların arasından izliyordu. Semonya ise taşın içindeydi; gövdesi yeryüzüyle bir olmuş, gözleri alev gibi yanıyordu.

Tahrul-Ben göğe sıçradı; kanatlarını bir kez çırptı. Havada tuz kristalleri dağıldı. YarrekKor ise toprağı kazıyarak harekete geçti; ellerinin altındaki zemin, bir yırtıcı hayvanın karnı gibi dalgalandı. İki varlık, iki zıt dünyanın temsilcisiydi. Biri göğe aitti, diğeri çamura. Ama o sabah her ikisi de toprağın mahkûmuydu. İlk saldırı gökten geldi. Tarhul-Ben, gökyüzünden dalarak Kor’un üzerine indi, elindeki obsidyen mızrağı sapladı. Mızrak Kor’un omzuna saplandı, kan değil, koyu bir sıvı aktı — taşın ışığından bulaşmış bir zehir. Kor inlemedi; sadece tırnaklarını toprağa gömdü, kum altından bir mızrak fırlattı.
Toprak Tahrul-Ben’in ayaklarının altında yarıldı; Gaksoy havada asılı kaldı, sonra dengesini kaybedip yere düştü.
O an vadinin sessizliği bozuldu. İzleyenler nefes aldı. Karlin gök gürültüsü gibi homurdandı, “Nefesin hakkı budur!” diye yankılandı sesi. Tahrul üstüne atıldı, çenesini açtı, gagasını Pullukul’un boğazına geçirdi. Tuz ve kan havaya karıştı. Kor, acıyla çığlık attı, ama vücudunu çekmek yerine diğer elindeki bıçağı Tahrul’un karnına sapladı. Toprakta birbirlerine sarılmış iki canavar gibi yuvarlandılar. Uzun süre hangisinin galip geldiği anlaşılamadı. Çünkü savaşın kendisi bile izlenmekten tiksinir gibiydi.
Tahrul’un gözleri taşın parıltısını gördükçe aklını yitiriyor, Yarrek’in ciğerleri her nefeste biraz daha tuza doluyordu. İkisinin de nefesi kısılmış, darbeler yavaşlamıştı. Sonunda Tahrul son bir hamleyle Yarrek’in boğazını kavradı, gagasını rakibinin karnına geçirdi. Pullukul’un kanı dağılmak istiyormuşcasına karnından boşaldı. Tarhul, gagasını rakibinin karnından çıkardı ancak mermer gibi sertleşmiş pullukul derisini delen gagası, derin yarıklarla çatlamıştı. Kor’un bedeni eriyen bir heykel gibi çöktü, hayat ve ızdırap vücudundan çekildi. Zafer anıydı. Fakat Tahrul ayağa kalktığında vücudu titriyordu. Gözlerinden biri taşın ışığıyla yanıyor, nefesi ağırlaşıyordu. Gök gürledi. Karlin’in sesi duyuldu:
“Kazanan, kanını sunandır.”
Tahrul başını kaldırdı. Son bir kararla Yarrek’in sapladığı hançeri tuttu. Göğsünü yukarı yararak elleriyle göğüs kafesini açtı. Kalbini çıkardı. Onu toprağa değil, göğe kaldırdı. “Benim kanım diyara nefes olsun.” dedi.

Kalp, kuma düştü. Tuzbatak anında parladı. Vadideki hava bir kez daha değişti. Işık önce beyaza, sonra karanlığa döndü. Her iki ordu da yere kapandı. Tahrul’un bedeni yavaşça çöktü. Yarrek’in kuru vücudu üzerine kapandı; iki düşman aynı gömüde birleşti. O gün Solucan Vadisi’nde bir mezar açıldı.
O saatten sonra savaş bitti. Pullukul’lar sessizce çölün derinliklerine çekildi, Gaksoy’lar göğe bir daha yükselmedi.
Tanrılar, kendi isimlerinin hâlâ fısıldandığını görünce memnun oldular; çünkü artık kimse ibadet etmese bile, herkes korkuyordu. Ve korku, ilahlar için duadan daha uzun ömürlü bir şeydi. Tuzbatak taşını bir daha kullanılmaması için Karlin aldı. Taşı avuçlarına aldığında vadinin ışığı sönmüş, Semonya ise başını göğe kaldırıp “Tamamlandı,” fermanını vermişti. O an, taş yeşil değil, saf beyaz bir ışık saçmıştı; bu, savaşın bittiğinin ve göğün toprağı, kendi menfaatleri uğruna affettiğinin nişanesiydi. Gaksoy’lar ilan edilen sahte zaferin ardından, Pullukul’lar ise mecburi bir bozgunla yerin altına geri çekilmişlerdi. Solucan Vadisi sessizliğe gömülmüş, geriye yalnızca yumurta kabuklarının tuza karışmış çıtırtısı ve tanrıların uzaklaşırken bıraktığı yanık ışık kalmıştı.
İlahlar ayrılırken dahi menfaatperestliklerini gizleyememişlerdi. Karlin’in gözlerindeki siyah güneşler sönmeden bıraktığı kıvılcım, Gaksoy’ların damarına işleyen ve onlara yeni bir yurt bahşeden ilahi bir fermanın ilk emriydi: “Sizler artık göğe değil, bir diyara ait olacaksınız.” Bu, göksel bir sürgün ve yeni bir kulluk sözleşmesiydi. Gaksoy halkını kanatlarının altına toplayıp, onları vadinin üstündeki zehirli sisin içinden geçirip Pofova denen yeni bir diyara götürdü. Ancak maraz sona ermemişti: uçamayanlar, savaşta yaralananlar ve o Cinnet-i Umumiye’nin bizzat lanetini taşıyanlar, Ro kıtasında kalmaya mecbur bırakılmıştı; onlar, eski soylarına ait olmanın sefaletiyle yaşayacaklardı.
Semonya ise vadide kalan Pullukul’lara yaklaştı. Ellerini toprağa koyup serin bir nefes bıraktı: “Solucanınız yok artık, ama ben size toprakla konuşmayı, köklerle yaşamayı öğreteceğim.” Bu ilahi müdahale sayesinde Pullukul’lar Semonya’nın öğrettiği yeni dillerle taşla, kökle, nemle konuşmayı öğrendiler. Ne var ki, kavmin nüfusu Harp-i Kebir sebebiyle öyle ciddi miktarda azalmıştı ki, Sürtünkaya’da varlıklarını ya azınlık olarak ya da yeraltının karanlık dehlizlerinde gizlenerek sürdürmek zorunda kalacaklardı. Onların kaderi, yeryüzündeki diğer otoritelere karşı daima gölgede kalmaktı.
Öte yandan, savaşın asıl kazananı olan Zerksoy’lar, Semonya’nın şahitliğiyle vaat edilen Kavurova batısındaki geniş toprakları aldılar. Bu geniş araziye Tıskent ismini verdiler. Paluzi Solucanlarının kemiklerinden ve savaşta dökülen kandan elde edilen Anlam İncileri kaynağıyla beslenen bir büyü devleti kurdular. Onların yükselişi, Pullukul ve Gaksoy’un yıkımının üzerine inşa edilmiş menfaatperest bir mukaddimeydi.
Savaş bitmişti, evet; fakat o günden beri, bu iki halkın adı aynı nefeste anılmadı. Yine de, tarihin o kof gururlu kayıtlarına bakıldığında, bu iki ezeli düşmanın birbirlerinin kudretine daima saygı duyduğu görülür. Zira onlar, bir hayati kaynak uğruna verilen, zaruri bir mücadelede ne kadar mertçe savaştıklarını hatırlayacaklardı; kan, dışkı ve tuz dolu bir irinin içine düşerken bile, birbirlerine gösterdikleri acımasız hürmet, onların yozlaşmış fıtratının son onuruydu.
Solucan Savaşı, bu kıtanın tarihine bir milat olarak kazındı. Bu Harp-i Kebir, yalnızca Oro’nun coğrafyasını değil, tüm kıtaların sosyo-ekonomik dengelerini etkilemiş, lanetli efsaneleri dilden dile yayılmıştı. Bu, canlı varlığın ilkel ve adi dürtüsünden doğmuş, cinnetle bitmiş; ne şanlı ne şerefli, sadece sefaletle dolu bir dersin mukaddimesi idi.



