Uçmakanlar

KÜLLİYAT-I UÇMAQAN

Müellif: Şeyh Rutîn Efendi bin Habitus

I. MUKADDİME: BOZKIRIN ÖFKESİ VE HÜRRİYET

Harbova Tetkikleri, Sahife 42

Bil ki bu köhne âlemde her kavim bir mekâna, her bina bir temele muhtaçtır. İnsanoğlu taş üstüne taş koyup, korkularını surların ardına gizler. Lakin Uçmakanlar müstesnadır. Bu taifeyi yıllarca tetkik ederken dehşetle gördüm ki; onlar için toprak, üzerine ev kurulacak bir “mülk” değil, üzerinden rüzgâr gibi geçilip gidilecek bir “yol”dur. Yol, evin kendisidir.

Zira bir Uçmakan nezdinde “durmak”, çürümektir; kök salmak, ölmektir. En kötü koku da rahata alışmış nemli toprağında mefta olmuş kökün kokusudur onların gözünde.

Onların habitus’unda, yani o kemiklerine, iliklerine işlemiş yaşama üslubunda, yeryüzünü mülk edinmek en büyük günahtır. Bizler şehirlerin taş duvarları arkasına saklanıp emniyeti ararken, onlar tekinsiz bozkırın bağrında, o uçsuz bucaksız hiçliğin içinde vahşi bir hürriyeti bulmuşlardır. Atları, binekleri değil, adeta bedenlerinin birer uzvudur. Öyle ki, attan indiklerinde boyları kısalmış, ruhları bedenlerinden çekilmiş gibi melul ve mahzun bakarlar. Yürümek onlar için bir zül, at koşturmak ise ibadettir.

Bilhassa o meş’um ayinlerine şahitlik ettim. Gırtlaklarından çıkardıkları o hırıltılı sadâ, bir beşer sesi değildir! O ses, “Ghul Baye Ban” dedikleri o kadim heyulanın, rüzgârın içindeki uğultusunu taklit etme çabasıdır. Zannederler ki; ciğerlerini ne kadar zorlarlarsa, ruhları o kadar bedenden taşar ve göğe yükselir.

Savaş meydanında gördüğüm ise nizami bir ordu değil, kopup gelen bir afettir. “Qul bolma!”  yani “Köle olma!” diye haykırırken, aslında sadece bir efendiye değil; toprağa, duvara, çatıya ve hatta zamana dahi köle olmayı reddederler. Başlarında yanan o tuğlar, sönmeye yüz tutmuş medeniyetimizin köhne çatılarına düşen kıvılcımlardır. Hülasa ey okur; Uçmaqanlar bir kavimden ziyade, bozkırın ete kemiğe bürünmüş öfkesidir. Onları anlamak için mürekkep yalamış alimlerin kitaplarına değil, yüzüne çarpan o sert yele bakmak icap eder.

II. KÖKEN: MENFEZ-İ GAYB VE YABANCI YILDIZLAR

Risale-i Esrar-ı Kainat – Bâb-ı Hâmis: Gökten İnmeyen, Yerden Bitmeyen Misafirler

Hakikat şudur ki ey kâri; Oro toprağında yürüyen her canlının mayası bu güneşin altında karılmıştır. Biri müstesna…

Kadim tarihler ve tozlu cönkler bize fısıldar ki; Uçmakan taifesi, bu arzın, bu suyun ve bu havanın öz evladı değildir. Onlar, kainatın üvey evlatlarıdır. Bin sene evvel, efsanelerin bile bahsetmeye korktuğu o karanlık devirde, Vefat Dağı’nın güney eteklerinde, tabiat kanunlarına muhalif bir kapı açılmıştır. Bizim ulemanın titreyerek “Menfez-i Gayb” dediği, onların ise hasretle ve yaşlı gözlerle andığı o geçitten çıkagelmişlerdir.

İşte bu vahşi süvariler, kendi alemlerindeki kıyametten, göğü yakan bir ateşten kaçıp, o delikten sızarak bizim dünyamıza duhul etmişlerdir. Bu sebepledir ki onlara “Alemgezer” denilir.

Zira dikkatli bakarsan görürsün; onların çizmelerinde, bizim güneşimizin hiç görmediği, başka bir semanın kızıl tozu vardır. Atlarının gözlerinde, Oro’nun yıldızlarına yabancı, devasız bir keder okunur.

Aradan geçen bin koca sene, bu yabancılığı silmeye yetmemiştir. Haarbova denilen o geniş düzlüğü kendilerine mesken tutmuş görünürler, lakin aldanma! Onlar Haarbova’ya yerleşmemiştir; onlar Haarbova’yı, okyanusta sürüklenen devasa bir güverte gibi kullanmaktadır. Bir Uçmaqan obasını bugün burada görürsün, yarın yoktur; yerinde yeller eser. Sanki bir yerde fazla dururlarsa, geldikleri o kapı ebediyen kapanacakmış; sanki bir damın altına girerlerse o kadim yolculukları bitecekmiş gibi beyhude bir telaş içindedirler. Dedeleri o geçitten nasıl at sırtında, rüzgârla yarışarak geçtiyse; torunları da bugün Haarbova’nın illerinde aynı hızla, aynı korku ve ümitle dönüp durmaktadır.

Bu bir nevi delilik midir? Yoksa vatansız kalmanın getirdiği o dinmez sızı mıdır?

Ben Şeyh Rutîn derim ki; onlar yerleşik olmayı beceremeyenler değil, “mekân” kavramını kökten inkar edenlerdir. Onlar için Vefat Dağı’nın güneyi bir başlangıç noktası değil, kainatın teninde kapanmamış bir yaradır. Ve o yara kabuk bağlamasın diye, Haarbova’yı at nallarıyla durmaksızın kaşıyıp kanatırlar.

III. BÂB-I AHİR: ORHUN DEDİKLERİ HENDESE VE TAŞLARIN SATRANCI

Risale-i Muamma-i Taş, Sahife 312

Gafiller zanneder ki o taşlar, ölülerin ardından dikilmiş birer nişandır. Heyhat! O taşlar mezar değil, kilit taşıdır!

Ey hakikatin peşindeki yorgun yolcu; Uçmakan ihtiyarlarıyla, o meşhur kımız gecelerinden birinde, dilleri çözüldüğünde hasbihal ettim. Bana anlattıkları, aklımın sınırlarını zorladı, yüreğimi ağzıma getirdi.

Onların “Eski Yurt” dedikleri o viran olmuş alemde, “Orhun” bir nehir ya da vadi adı değildir. Orhun; taşla oynanan, lakin hamlesi feza boşluğunda yapılan ilahi ve tehlikeli bir oyunun adıdır. Bize gösterdikleri o köşeli, o garip yazıtlar… Biz onları “harf” sandık, meğer onlar “hesap” imiş!

Dediklerine göre; o taş sütunlar sabit durmazmış. “Tamga” dedikleri o şekiller, aslında bir hendese probleminin parçalarıymış. O taşları doğru açıyla, doğru gölge boyunda ve doğru ses titreşimiyle (o gırtlaktan çıkan, iliği donduran hırıltılarla) dizdiklerinde, taşlar arasında gözle görülmez, elle tutulmaz bir bağ kurulurmuş.

Bu, devlerin oynadığı kozmik bir dama gibidir! Lakin bu oyunda dam yoktur; “Kapı” vardır.

Uçmakan alimleri (ki onlara şaman demek hatadır, onlar birer mühendistir), o taş blokların yerini değiştirerek, kainatın yırtıklarını dikerler yahut yeni yırtıklar açarlarmış. Vefat Dağı’ndan geçip buraya geldikleri o “Büyük Göç”te, Orhun Oyunu’nu son kez ve en mükemmel haliyle oynamışlar. Taşları öyle bir hendese ile dizmişler, üzerindeki o geometrik sırları öyle bir sırayla okumuşlar ki; taşların ortasındaki hava katılaşmış, mesafe bükülmüş ve Gök-Yarık açılmış.

Şimdi Haarbova’da, obalarının gizli köşelerinde o taşların küçük modelleriyle, çocuklarına bu oyunu öğretirler. Biz dışarıdan bakar, “çocuklar taşla oynuyor” der geçeriz. Oysa o çocuklar, dedelerinin kainatı nasıl büktüğünü, o taşları nasıl bir anahtar gibi kullandığını talim etmektedirler.

IV. İÇTİMAİ HAYAT: MİZAN-I TİCARET VE KILICIN HAKKI

Risale-i Ahvâl-i Harbova – Bâb-ı Sâdis

Gördüğüne aldanma ey yolcu; zira o tozlu, yağa bulanmış kaftanın altında bir sarraf titizliği, o vahşi ve delici bakışın ardında keskin bir riyaziyeci zekası yatar…

Haarbova’nın yerleşik ahalisi, UçmaKanları ekseriyetle at sırtında rüzgâr gibi geçen barbar gölgeler sanır. Lakin ben çarşılarını, pazarlarını gezdim ve hayretler içinde kaldım. Bu “Alemgezerler”, Haarbova’nın damarlarında dolaşan kan gibidir. Bir ilde buğday bol ve ucuzsa, onu alır; kıtlık çeken, açlıktan nefesi kokan diğer ile taşırlar. Fiyatları öylesine hassas bir teraziyle dengelerler ki; UçmaKan kervanının uğramadığı çarşıda esnafın yüzü gülmez, piyasanın ayarı bozulur, altın pul olur.

Şaşılacak şeydir! Okuma yazmayı kâğıda dökmezler belki ama ilm-i hisapta Bağdatlı alimleri kıskandıracak bir hafızaya sahiptirler. Yüzlerce atın, binlerce denk malın, takas edilen her bir kuruşun hesabını zihinlerinde tutarlar. Onların defter-i kebiri, beyinleridir. Bir Uçmakan ile alışveriş ederken hile yapmaya kalkışmak, aç kurdun ağzına el sokmaktan farksızdır; zira hesapta şaşmazlar, kuruşun hesabını kılıcın ucuyla sorarlar.

Lakin onlar sadece bezirgan değildir.

Kervan yolları tekinsizdir; gulyabanisi, haramisi, canavarı eksik olmaz. İşte Uçmaqanların o “deli fişek” tabir edilen gençleri, burada devreye girer. Yolculuk esnasında, ahaliye musallat olan mahlukatı avlamayı bir şeref madalyası sayarlar. Köylüler bir derde düştü mü, bir canavar sürüsüne koyunlarını kaptırdı mı, gözleri ufukta Uçmaqan sancaklarını arar. Onlar hem tüccar hem de belâ savardır.

Amma velakin… Onlara bir “vazife” veremezsin, onlar vazifeyi kendileri alır. İstiklallerine öylesine düşkündürler ki; değil bir krala, kendi hanlarına bile “kul” olmazlar. Boyunlarında tasma izi, bileklerinde zincir lekesi göremezsin. Bir Uçmakan’a “Şunu yap” dersen yapmaz, inat eder; lakin “Şunun yapılması icap eder, yiğitlik ve töre bunu gerektirir” dersen, dünyayı tersine çevirir de o işi görür.

Hülasa; gündüzleri kılı kırk yaran bir tüccar, geceleri kımız içip destan dinleyen bir derviş, cenk vaktinde ise korkusuz bir avcıdırlar. Onlar olmasa, Haarbova’nın hem bereketi kaçar hem de huzuru.

IV. MİMARİ: KEÇE DUVARLAR VE YÜRÜYEN ŞEHİRLER

Risale-i Ahvâl-i Harbova – Bâb-ı Sâbi: Göçebe Mimarisi Üzerine Notlar

Bizler evlerimizi taştan yapar, içine hapsoluruz. Onlar evlerini sırtlarında taşır, kainata yayılırlar…

Ey bu satırları okuyan; sanma ki Uçmakanların barınakları, rüzgârda savrulan basit bez parçalarıdır. Onların “Otağ” dedikleri o kubbeli haneler, başlı başına bir hendese harikasıdır. Bu Alemgezerler, “Kerege” dedikleri, birbirine deri kayışlarla bağlanmış ahşap iskeletleri öyle bir hesapla, öyle bir açıyla örerler ki; en şiddetli fırtına bile üzerinden kayıp geçer, rüzgâr tutunacak bir köşe bulamaz. Yuvarlak formları, gökkubbenin yeryüzündeki gölgesi gibidir.

Tavanın ortasındaki açıklık, yani “Tünlük”, sadece dumanın çıkması için değil, içeridekilerin başlarını kaldırdığında o geldikleri yıldızlı alemi unutmaları, göğü daima seyretmeleri içindir.

Bir Uçmaqan obasının kurulumunu izlemek, devasa bir saatin çarklarının işleyişini izlemek gibidir. Yüzlerce hane, güneş batmadan kurulur; koca bir şehir, hiçlikten var olur. Sabah olduğunda ise o şehir, geride ne bir taş ne bir iz bırakarak buharlaşır. Sanki orada hiç yaşamamışlar, o ateşler hiç yanmamıştır.

Dahası, yaşamları bir “daire” üzerinedir. Otağın içi, alemin küçültülmüş bir modelidir. Kapı daima güneşe, yani doğuya bakar; sabahın ilk ışığı içeri dolsun diye. Başköşe (Tör), evin büyüğüne ve Tanrı misafirine aittir; orası saygı makamıdır. Oraya oturmak için destur gerekir.

Duvarlara astıkları, zeminlerine serdikleri o nakışlı halılar, keçeler… Onlar sadece süs değildir ey gafil! O kilimlerdeki her bir düğüm, bir matematik hesabıdır. Kervan yollarının haritası, yıldızların konumları, alacak verecek hesapları o desenlerin, o renkli ipliklerin içine gizlenmiştir. Bir Uçmaqan halısına baktığında sen sadece resim görürsün, o ise bir hesap defteri okur.

Yemeklerine gelince; mideleri de ruhları gibi dayanıklıdır. Etin her zerresini kurutur, “Qurut” dedikleri taş gibi sert peynirler yaparlar. Bir avuç qurut, bir askeri günlerce tok tutar. Ateşleri sönmez, kazanları hep kaynar lakin israf haramdır. Doğadan aldıklarını, doğaya yük olmadan tüketirler.

Velhasıl; onların mimarisi toprağa kök salmak değil, toprağın üzerinde süzülmek üzerinedir. Sarayları yün ve ahşaptandır ama bizim kralların soğuk taş saraylarından daha sıcak, daha canlıdır.

V. BÖLÜM: RÜZGÂRIN KANATLARI VE YANIK YELELERİN SIRRI

Risale-i Mahlûkat ve Efsun, Sahife 77

Sakın ola ki bir Uçmakan’ın yanındaki o mahluka “binek” yahut “hayvan” deme gafletine düşme. Zira o dört bacaklı varlık, süvarisinin kölesi değil, diğer yarısıdır…

Haarbova’nın tozlu yollarında gördüm ki; Uçmakan, evladına vermediği son lokmayı atına yedirir. Kendisi soğukta titrer, lakin atının sırtına keçesini örter. Sordum, sual ettim; “Bu muhabbet nedendir?” diye. İhtiyar bir kımızcı, ateşin başında bana şu kadim meseli anlattı:

“Rivayet olunur ki; ezel vaktinde, Gök Tengri dünyayı yarattığında, İlk İnsan çamurdan olduğu için yere yapışmış, yürümekten aciz kalmış. İlk At ise rüzgârdan yaratıldığı için yere basamaz, gökte şuursuzca savrulurmuş.

İnsan göğe bakıp ağlamış: “Ruhum uçmak ister, bedenim çamur.” At yere bakıp kişnemiş: “Hızım var, lakin gidecek yönüm yok.”

O vakit bir ahd-i misak yapmışlar. İnsan, Ata göz ve akıl olmuş; At, İnsana kanat ve ayak olmuş. O gün bugündür, atın sırtındaki Uçmakan, ne yerdedir ne gökte; o artık kendi yarattığı bir alemdedir.

İşte bu sebeptendir ki ey okur; bir Uçmakan atından indiğinde yarım kalır, sakat kalır.

Lakin işin asıl tüyler ürperten kısmı, o “ayrılık” vaktidir. Atları eceliyle yahut cenk meydanında öldüğünde, onu alelade bir leş gibi gömmezler. O, bir cenaze merasimiyle uğurlanır. Ve gömülmeden evvel, o atın kuyruğundan ve yelesinden en uzun, en gür kılları kesip alırlar.

Bu kılları, “Tuğ” dedikleri sırıklara bağlar, reçinelerle ve dualarla örerler. Zannetme ki o tuğlar sadece bir sancaktır! O tuğlar, atalarının ruhunun hapsedildiği birer kafestir. Zira Uçmakanlar’a atları atalarından kalır!

Tuğ yandığında ise…

İşte o an, gözlerimle gördüğüm ve aklımın inkar ettiği bir hadise vuku bulur. Yanan at kılı ve reçine kokusu genzi yakarken, alevlerin içinden sadece duman değil, siluetler yükselir. O duman, rüzgârla birleştiğinde, binlerce hayalet atın kişnemesi duyulur.

Bizim askerlerimiz korkudan titrerken, Uçmaqanlar bu kokuyu içlerine çeker ve vecde gelirler. İnanırlar ki; yanan tuğdan çıkan duman, ölen atlarının ruhunu son bir kez daha meydana çağırır. O dumanın içinde görünmez süvariler, atalarının ruhları onlarla omuz omuza cenk eder.

Şeyh Rutîn olarak derim ki; onlar sadece kılıçla savaşmazlar. Onlar, ölülerinin yelelerini yakarak, geçmişin hayaletlerini bugünün savaşına dahil ederler. Ve ölülerle omuz omuza savaşan bir orduyu yenecek hiçbir fanu yoktur.

Uçmakanlar tuğları sayesinde inci harcamadan sihir icraa edebilirler!

VI. BÖLÜM: KAVİSLİ ÖLÜM VE CAN VEREN SANCAK

Risale-i Harb ve Darb, Sahife 112

Bâb-ı Sâdis: Yayın Fiziği, Kılıcın Kimyası ve Tuğcuların Sırrı

Bizim demircilerimiz demiri döver, şekil verir. Uçmakan ustaları ise demirle konuşur, onu ikna eder…

Ey cenk sanatına meraklı okur; bil ki Uçmaqanların savaş meydanındaki galebesi, sadece vahşetlerinden değil, ellerindeki aletlerin “hendese-i harbiye” kurallarına göre kusursuzca tasarlanmasından gelir.

Evvela yaylarından bahsetmek elzemdir. Bizim askerlerimizin kullandığı o insan boyundaki hantal ağaç yaylara gülüp geçerler. Onların yayı kısadır, “M” harfi gibi kavisli ve “tersine bükümlü”dür. Lakin bu kısalık bir aldatmacadır. Bu yaylar tek parça ağaçtan değil; dışı esnek sinir kiriş, ortası akçaağaç, içi ise sert manda boynuzundan müteşekkil bir bileşke harikasıdır. Şeyh Rutîn olarak bizzat ölçtüm; o kısacık yayın gerildiğinde biriktirdiği kuvvet, bizim devasa yayların iki mislidir.

Ve atış teknikleri… Başparmaklarına taktıkları “Zihgaran” dedikleri o kemik yüzük, okun kirişini öyle bir kilitler ki; bırakıldığı an ok, bir yılanın ıslığı gibi değil, göğün gürlemesi gibi çıkar. En dehşet verici hünerleri ise, dört nala giden atın üzerinde, geriye dönüp attıkları o “veda oku”dur. Düşman onları kaçıyor sanırken, göğsüne saplanan bu okla can verir.

Gelelim kılıçlarına… Onlar bizim gibi düz, ağır ve saplama üzerine kurulu kılıçlar Gaddara veya Pala kullanmazlar. Onların kılıcı, Yatağan misali eğridir ve suyu verilmiş çelikten, hafif ama ölümcüldür. Niçin eğridir diye sual ettim, ustası şöyle izah etti: “Düz kılıç kemiğe çarpar, durur. Eğri kılıç temas ettiği an kayar, keser ve yoluna devam eder. Biz durmayı sevmeyiz, kılıcımız da sevmez.” Hakikaten de at sırtında savrulan o eğri namlu, bir uzuv koparsa dahi hızını kesmeden daire çizmeye devam eder. Bu bir vuruş değil, çelikten bir rüzgârdır.

Lakin ordunun asıl sırrı silahlarında değil, o silahların gölgesinde yürüyen “Tuğcular”dadır.

Hatırla ey okur; bir evvelki bahiste o tuğların içinde ölmüş atların ve ataların ruhlarının hapsolduğunu söylemiştim. İşte o tuğları taşıyanlar, alelade askerler değildir. Onlar, o ruhlarla konuşabilen “efsunlu” kimselerdir. Cenk meydanında bir Uçmaqan yiğidi derin bir yara aldığında, kanı toprağa oluk gibi akarken onu hemen Tuğcu’nun yanına taşırlar.

Gözlerimle gördüm; Tuğcu ne bir merhem sürer ne de bez bağlar. Sadece o at kılından örülmüş, ruh dolu Tuğ’u yaralının üzerine eğer ve tuğun kıllarını yaraya sürer. Dudaklarından dökülen fısıltılarla, Tuğ’un içindeki o kadim yaşam enerjisini, o bitmek bilmez “koşma arzusunu” yaralı bedene aktarır.

Derler ki; Tuğ’dan geçen o güç, eti kaynatır, kanı durdurur. Zira atın ruhu, durmayı reddeder; yaralı askerin de ölerek “durmasına” müsaade etmez. Bu sebepledir ki, Uçmaqan ordusunda Tuğculara kılıç çekilmez. Onlar ordunun yürüyen kalbi, yaşayan şifahanesidir. Tuğ’u düşen ordu, sadece savaşı değil, ruhunu da kaybeder.