Payendegân Sultanlığı
| Yönetim Biçimi | Mutlakıyet-i Kalemiyye |
| Başkent | Deryamihrap |
| Demografik Yapı | Halkların Alaşımı (İnsanlar, Kanatsoylar, Yarı Yaşruklar) |
| Ekonomik Sistem | Merkantal-i Sultaniyye |
| Büyü Sistemi | Regüle-i Maji’ül Ruhsat |

Kâinatın nizamı, aklın keskinliğiyle kâimdir. Payendegân Sultanlığı, ne bir gecede teşekkül etmiş ne de tek bir kılıç darbesiyle şekillenmiştir. Bu muazzam yapı, kâinatın hercümerç dolu fıtratına karşı çekilmiş nizamî bir sur; etin zafiyetine karşı iradeyle harçlanmış devasa bir akıl makinesidir.

Kuruluş
Büyük Solucan Savaşı’ndan asırlar evvel (S.S.Ö. 320), Epikteko bölgesi bir mezarlıktan farksızdı. Yıllar süren ve kıtanın en büyük üç şehir devletini karşı karşıya getiren o tarifsiz cenk, coğrafyayı adeta tüketmişti. Kâmreva saraylarının bitmek bilmez zevk ve ihtirasları, Kelbedan beylerinin kural tanımaz vahşeti ve Gümanir kulelerinin birbirine duyduğu zehirli şüpheler, nihayetinde kendi sonlarını hazırlamıştı. Yıkımın dumanları dağıldığında, bu üç şehrin sağ kalanları kanla yıkanmış topraklara bakıp o acı hakikati müşahede ettiler: İnsanoğlunu felakete sürükleyen şey kılıçlar değil; o kılıçları çektiren öfkeler, sevdalar, arzular ve korkulardır. Duygu, aklı zehirleyen ve nizamı ifsad eden bir hastalıktır.
Böylece 320 yılındaki “Büyük Uzlaşı” vuku buldu. Üç şehir devletinin önderleri, bir daha asla hataya meyilli insan doğasının esiri olmamak yeminiyle hudutları kaldırdılar. Kurulan bu yeni nizamın temeli; acıya, coşkuya ve hüzne mesafeli, salt akl-ı selim üzerine bina edildi.
Devletin tek bir zümrenin veya aklın kibrine kurban gitmemesi için, Epikteko’da yaşayan tüm ırkların ve içtimai tabakaların temsil edildiği “Yüce Meclis” tesis edildi. Devletin temellerini ayakta tutan günlük nizam burada işler. Maarif nizamının inşası, ticaret yollarının emniyeti, dâhilî idare ve altyapı kararları tamamen Meclis’in inhisarındadır. Kararlar; mülkiyet, sevgi veya merhamet gibi geçici zafiyetlerle değil, saf mantık süzgecinden geçirilerek alınır. Meclis, ebedî devletin “Müşterek Aklı”dır; ağır, sabırlı ve yanılmaz bir çarktır.

Yönetim
Ancak meclislerin karar alma çarklarındaki atâlet , savaş veya afet gibi buhran vakitlerinde kâinatın hızına ayak uyduramazdı. Bu yüzden, saniyeler içinde hüküm verilmesi gereken o karanlık anlarda devreye girmesi için “Sultanlık” makamı ihdas edildi. Sultan, meclisin dövdüğü kılıcı buhran anlarında kınından çeken yegâne makamdır; ordunun başkumandanı ve fevkalade hallerin mutlak hâkimidir.
Lakin Payendegân’da taht, ne kan bağıyla tevarüs eden bir miras ne de zenginlerin akçeyle satın alabileceği bir oyuncaktır. Zira kan ve servet, ecdadın deliliğini ve zaaflarını sinesinde taşır. Sultanlık, aklın en saf ve mücerret haline aittir.
Çukurgözü’nün en karanlık madeninde doğmuş bir köle ile başkentte büyümüş bir asilzade, “Hükema İmtihanları”na iştirak etmekte tamamen eşittir. Bu imtihanlar bedeni ve zihni her türlü hissî zafiyetten arındırmayı, kâinatın ritmini en soğuk mantıkla okuyabilmeyi ölçer. Sadece korkuyu, merhameti, hüznü ve kibri zihninden söküp atabilen namzet o mermer tahta cülus etmeye hak kazanır. İmtihanı geçen kişi mızısını, ismini ve içtimai tabakasını bir kenara bırakır. O artık bir şahıs değil; duygudan arınmış, Devletin ete kemiğe bürünmüş iradesidir.
Coğrafya ve Tebaa
Payendegân toprakları, güneyde Yutak Denizi’nin coşkulu dalgaları ile Batak Denizi’nin sükûneti arasında, aklın doğaya vurduğu kusursuz bir mühür gibi uzanır. Burası, göğün sürekli karardığı kasvetli bir çorak arazi değil; her karışının yüce bir gayeye hizmet ettiği, nefes alan devasa bir nizamdır. Kuzeyin demir yurdu Çukurgözü’nden, güneyin karanlığı delen Alevburnu fenerlerine, Parılova’nın bereketli düzlüklerinden açık denizdeki mermer yatağı Sütunlu Adaları’na kadar her bölge, devletin bekası için işleyen ahenkli bir çarktır.
Bu topraklarda yaşayanlar, kaderine boyun eğmiş çaresiz köleler değildir. Tarlalarda ter döken bir çiftçi, madende kazma sallayan bir işçi veya hudutta nöbet tutan bir asker; kâinatın büyük denkleminde kendi rolünü ifa etmekten huzur bulan, ebedî nizamın sarsılmaz yapı taşlarıdır. Payendegân ahlakıyla büyüyen her yurttaş, devleti devasa bir gövde, kendisini ise o gövdeyi yaşatan hayati bir uzuv olarak görür. Bireyin zevki veya hüznü fanidir; baki olan, bu devasa saat mekanizmasının kusursuz işlemeye devam etmesidir.
Bu mermer surların ardında nefes alan nüfusun belkemiğini ekseriyetle İnsanlar oluşturur. Sınır boylarında ve taşrada, doğanın kendi ritmine uyum sağlamış nadir Yaşruk-İnsan melez köyleri göze çarpsa da, devleti ayakta tutan asıl kadim müştereklik “Kanatsoylar” ile olandır: Geceyi gören bilge gözleriyle Puhusoylar ve rüzgârı yaran kudretli kanatlarıyla Gaksoylar.
Ancak devletimizin hafızası, S.S.Ö. (Solucan Savaşı’ndan Önce) 1 yılını asil ve mecburi bir ayrılık olarak kaydeder. Büyük savaşın hemen arifesinde Gaksoylar, kuzeydeki kardeşlerinin imdat feryadına kayıtsız kalamayıp kendi kadim tarihleri uğruna topraklarımızı terk etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Aklın ve nizamın devleti Payendegân, bu ayrılığı bir hıyanet yahut zafiyet olarak addetmemiştir. Aksine, Sultan ve Yüce Meclis, onları meçhul bir muharebeye giden öz evlatları gibi, vakur bir teslimiyetle uğurlamıştır. Ardından isyan edilmemiş, gözyaşı dökülmemiş; yalnızca vazifenin ve kaderin ağırlığına hürmet edilmiştir.
Bugün göklerimiz o eski kalabalıktan mahrum olsa da, o vedanın şerefi ordumuzun sinesinde yaşamaya devam etmektedir. Solucan Savaşı’nda gökleri tek başına müdafaa eden destansı kahraman Tahrul Ben’in hatırasını yâd etmek adına, ordumuzun havadaki gözü olan “Gök Mızrak Alayı”, neferlerini hâlâ omuz omuza verdiğimiz bilge Puhusoylardan seçmektedir. Zira Payendegân’da bedenler toprağa karışsa da, sadakat ve liyakat mermere hakkedilir.
Futura-i Tahayyül

Payendegân, kudretine rağmen tarihindeki elemlerden ders çıkarmış, kibrin ve kontrolsüz büyümenin felaket getireceğini idrak etmiş bir devlettir. Bu yüzdendir ki, ordumuz kıtanın en muazzam gücü olmasına mukabil, devletimiz bir genişleme siyaseti gütmez. Bugünkü hudutlarımız, kuruluşumuz olan 320 yılındaki çizgilere neredeyse tamamen sadıktır. Yeni topraklar fethetmek; devletin o kusursuz hesaplanmış planlamasına, kaynakların taksimine ve ikmal nizamına öngörülemez amiller katmak demektir.
Devletin bin yıla yaklaşan bekasının ardındaki asıl sır, kılıçların keskinliğinden ziyade nüfusun riyaziyesindedir. Payendegân’da üreme, fevri bir tutku değil, devletin istiap haddine göre ayarlanan aklî bir vazifedir. Sıkı bir tahdid-i nüfus esastır; toprakların besleyebileceği, madenlerin istihdam edebileceği nüfus sınırının aşılmasına katiyen müsaade edilmez. Zira akıl, açlığın ve sefaletin başladığı yerde nihayet bulur.
Dini Hayat ve Sihir
Kıtanın en kudretli silahı ve zanaatı olan büyü, menbaını “İnci”den alır. Payendegân’da inci kullanımı ve büyü ilimleri katı bir devlet himayesindedir. Sıradan bir krallıkta büyü, güçlünün zayıfı ezdiği bir tahakküm vasıtasıyken; Payendegân’da nizamın bir dişlisidir.
Vatandaşların inci bulundurması caizdir, lakin ticaretini yapmak kesin surette men edilmiştir. Bir vatandaş vefat ettiğinde, incinin mirası kan bağına değil, doğrudan devlete intikal eder. Büyü icra edebilmenin yegâne “ehliyeti”, fıtraten bu yeteneğe malik olmak, yani “İnci-doğumlu” olmaktır. Devlet bu istidatları köreltmez; bilakis, sıhhatli ve nizamî usullerin talim edilmesi için büyük kentlerde “Sihir Enderunları” tesis etmiştir. İnci-doğumlular bu akademilerde terbiye edilir ve bu kudreti devletin menfaatine kullanmayı öğrenirler.

Sihir Enderunları’nda talim edilen ve devletin cevaz verdiği yegâne ameliye, düşük dozlarda maddeyi ve formu dönüştüren Tebeddül sanatıdır. Bunun dışındaki ifratlar, aklın ve kâinatın nizamına hakaret addolunur:
Zuhurat-ı Tabiat: Doğanın nizamını yırtan ve devasa inci tüketen bu yıkıcı tezahürler, israf ve hercümerç yarattığı için katiyetle memnudur.
Yürekburkan ve Görüçelen Kapıları: Bir Payendegânlının en büyük erdemi olan “berrak aklı” bulandırmaya, zihinleri çelmeye ve başkalarını iğfal etmeye matuf bu gözbağı ve hissiyat sihirleri, devletin felsefesine doğrudan bir ihanettir ve cezası pek şedittir.
Kabirbazlık: Ölüm, Koloboros’un döngüsünün en makul hakikatidir. Bu nizamı kırmaya yeltenen ölü çağıranların sanatı, hilkate bir küfür kabul edilir ve bunu icra edenler tarihten silinir.
Devrim
Payendegân’ın bin yıllık bekası, saltanatın ve “Filozof Sultan” idealinin her daim kusursuz işlediği manasına gelmez. Tarihimizin en büyük sapması ve uyanış evresi, Dermançöl Haşmetşahlığı denen medeniyet fukarası güruhla cereyan eden Harbova Muharebesi esnasında vuku bulmuştur. Yüce Meclis bu harbi sınırların ötesindeki kaosu bertaraf etmek adına sevkülceyşî bir hamle olarak addetmiş, buhran vakti olduğu için yürütmeyi dönemin Sultanlık makamına devretmiştir. Ancak Harbova cephesinden rüzgârın taşıdığı havadisler, mermer sarayların temellerini sarsacak cinstendi.
Devlet arşivlerinin teferruatını soğuk bir vakarla, üstü kapalı bir surette kaydettiği Nebrukaddesar Vakası, bu devirde cereyan etmiştir. İster cephenin getirdiği tarifsiz tahribat ister aklın en keskin halinde dahi gizli kalabilen o insani zehir deyin; Harbova’da alınan kararlar ve Nebrukaddesar’ın sebebiyet verdiği o meşum hadiseler silsilesi, Payendegân’a acı bir hakikati daha öğretmiştir: Duygulardan ve zaaflardan ne kadar arındırılmış olursa olsun, koca bir devletin mukadderatını fevkalade hallerde dahi “tek bir zihnin” uhdesine bırakmak, riyaziyeye ve kâinatın nizamına aykırı bir risktir. Tek bir çarkın kırılması, tüm saatin durmasına kifayet edebilecek devasa bir noksandır.

Aklın yolu tektir ve Payendegân o yola girmekte tereddüt etmemiştir. S.S.S. (Solucan Savaşı Sonrası) 575 yılında, Yüce Meclis eşine az rastlanır bir makuliyetle toplandı. Hiçbir isyan çıkmadı, meydanlarda kan dökülmedi; sadece devletin bekası için elzem olan o nihai kanun oylandı ve kabul edildi.
320’den beri buhran anlarının kurtarıcısı olarak telakki edilen, Hükema İmtihanlarıyla seçilen o mermer “Sultanlık” makamı sonsuza dek lağvedildi. Devletin “Sembolik İradesi”ne artık ihtiyaç kalmamıştı; irade tamamen ve mutlak surette “Müşterek Akıl”ın, yani vekillerin eline geçti. Payendegân artık bir Sultanlık değil, “Tam Parlamenter Cumhuriyet”tir. Bugün devlet, tek bir şahsın gölgesinde değil, milyonlarca aklın süzgecinden geçen meclis kararlarının sarsılmaz ışığında, Koloboros’un sessiz çarkları gibi ebediyete doğru dönmeye devam etmektedir.
