Ayla
selbi gonca Menkıbeleri #1
Bölüm 1
S.S.S 550 yılında, kadim Oro kıtalarının üzerinde, güneşin dahi hiddetinden korkup bulutların ardına gizlendiği o demlerde, Dermançöl Haşmetşahı Tospikhan’ın iradesi, yerin yedi kat dibinden göğün direklerine kadar hüküm sürerdi. Bu haşmetli lakin bir o kadar da gaddar hükümdarın, rüyalarında görüp de vuslatına eremediği güzelleri haremine devşirmek için kurduğu Selb-i Gonca Alayı, Oro diyarlarında hem bir şatafat abidesi hem de bir korku heyulası misali dolaşırdı .

Bu rezil ordunun neferleri arasında, kaderin cilvesiyle bir araya gelmiş üç garip can vardı. İlki, ömrünün baharında hayatın sillesini yemiş, saçlarına vakitsiz aklar düşmüş Bozkır Eri Dukak idi; kendisi yol bulmakta mahir bir yoleri olsa da, en küçük bir heyecan anında midesinden gelen uğultularla sarsılır, bağırsakları bir cenk meydanı misali çalkalanırdı . Yanında, Aridor kuraklığının o “ay parçası” suratlı, nezâfet düşkünü Şifa Ehli Nizamşah bulunurdu. Nizamşah’ın zırhına bir zerre çamur sıçrasa, sanki ruhuna kara bir leke çalınmışçasına hüzünlenir, elindeki ibriğiyle dünyayı paklamaya niyetlenirdi . Üçüncüleri ise, karanlık bir tarikatın mizan defterlerini tutarken “Bılod-ül Mahşer” adlı melun parşömeni kaçıran, lakin cenk meydanında kâh ağlayıp kâh manasızca kahkahalar atan Efsunbaz Marco Efendi idi . Bu ekibe, 16 yaşındaki sinsi ayvaz Tüldiyar, yanında “Osman” ismindeki faresiyle yoldaşlık ederdi .
S.S.S 550 yılının o kasvetli sabah vaktinde, Sırmalı Mansur Paşa’nın davudi sesiyle Ziyafet-i Şura odasına çağırıldılar . Masalarda hünkarın ihsanı olan etler ve şaraplar dursa da, havada ölümün soğuk nefesi hissediliyordu . Mansur Paşa, seyyah Holmin Hayraboğlu’nun kitabından bir sayfa açıp Alayköy’lü Aylan’ın cemalini anlattı . Sultan, bu kızı haremine katmak isterdi; lakin bu yolda muvaffak olamayanın sonu, saray kapısındaki kazıklarda son bulacaktı. Nitekim alay neferleri dışarı çıktıklarında, sefere gitmeyi reddeden 15 silah arkadaşlarının, kazıklara oturtulmuş naaşlarını bir “ibret-i alem” misali müşahede ettiler .

Bizimkiler, Pullukul ırkından mağrur Yalpazuk’un ekibine inat, 5 deve ve 200 bin nüt akçe ile yola revan oldular . Lakin feleğin işine bakınız ki, yolu bulmakla mükellef Dukak, sanki gözlerine bir perde inmişçesine, kuzeye gidecekleri yerde develeri güneye, denizin martı seslerinin duyulduğu Almar köyüne sürdü .
Almar’a vardıklarında kasaba, Tospikhan’ın askerlerinin geleceğini duyan bir panayır yeri gibi süslenmişti; hatta çimenleri yeşil boyayla boyayan nâdanlar dahi vardı . Ancak Nizamşah ve Behram, feryat figan edecekleri bir hakikati idrak ettiler: Köyde tek bir hatun dahi yoktu, her yer sakallı ve kaba saba erkeklerle doluydu . Tospikhan’ın gazabından korkan halk, goncalarını toprağın altına, kör kuyulara saklamıştı. Köyün reisi Dülgerhan, sahte bir gülümsemeyle karşılarına çıkıp onları makamına davet ettiğinde, bizim dertli neferler için Ayla’yı bulma hikayesi, puslu bir atlasın en karanlık sayfasına çoktan evrilmişti .