Evladım, arkadaki gürültüyü kes! İbni Refkül! O elindeki somunu bırak. Bugün bahsedeceğimiz mahlukatı duyduktan sonra iştahın kalmayabilir!

Zira bugünkü mevzumuz, Oro evreninin en hazin, en heybetli ve damak tadına en düşkün taifesi, benim de gururla taşıdığım kan! Yaşruklar ve baş belası zındıklarımız Yavşuklar!

Evvela, karşımızda duran canlı “Yaşruk” ismini, o kadim “Yaş” kökünden, yani tazelik, ıslaklık ve yeşillikten alır. Sürtünkaya’nın en gür ormanlarındaki yosunlar kadar yeşil, bazen de griye çalan bir nebat rengindedir.

  • Piyango-yu Hilkat: Yaşruklar tek bir tür değildir. Aynı ana-babadan, devasa bir Yaşruk doğabileceği gibi, “Yavşuk” dediğimiz, ufak tefek, sinsi ve genetik bir şaka gibi duran o mahluklar da doğabilir.
  • Kudret-i Safderun: İnanılmaz bir kas kütlesine sahiptirler ancak zihinleri entrikaya, yalana ve dolana pek çalışmaz. Bu yüzden tarih boyunca kurnaz ırklar tarafından “kas gücü” olarak sömürüldük! Neyse! Siyasete girmeyeyim…
  • Mutfak-ı Siyaset: Bu toplumda “Kim güçlü?” diye sorulmaz, “Kim doyuruyor?” diye sorulur. Liderleri, aynı zamanda kabilenin en maharetli aşçısıdır. Yemek yapmak, onlar için sadece beslenme değil, en yüksek politik manevradır.
  • Hissiyat-ı Amik: Dışarıdan bakınca bir yıkım makinesi görürsünüz, lakin içlerinde ince ruhlu bir şair yatar. Onları kaba kuvvetle değil, damardan girilen bir şiirle veya acıklı bir hikayeyle dize getirmek, kılıçla yenmekten daha kolaydır.

Bir yetişkin Yaşruk, ortalama üç kulaç (yaklaşık 2.20 – 2.50 metre) boyunda, omuzları bir öküz arabasını tek hamlede devirecek genişliktedir. Ömürleri? Ah, işte orası meçhul. Biyolojik olarak bir asrı devirebilecek bir bünyeye sahip olsalar da, saflıkları ve savaşçı fıtratları sebebiyle çoğu, ömrünün baharında, yani kırklarında toprağa karışır. Yaşruk kadınları daha cevvaldir! Bunu da unutmayasınız!

Biyolojilerindeki en bariz alamet-i farika Göz Pınarı Hipertrofisidir. Bu devlerin göz pınarları ve duygu bezleri, cüsseleriyle orantılı olarak aşırı gelişmiştir. Bir Yaşruk, kemik kırarken değil, kalp kırarken acı çeker.

Yaşruk cemiyetinde siyaset, saray koridorlarında değil, devasa kazanların başında yapılır. “Şef” kelimesi, lügatlarında hem “Reis” hem de “Aşçıbaşı” manasına gelir. Zira bir Yaşruk için lider, tebaasının karnını doyurabilen kişidir. Bir kabile liderini seçerken kan dökmez, ter döker. Bu imtihana “Ziyafet-i Kübra” denir ve üç çetin merhaleden oluşur:

Birinci merhale, “İdrak-i Mide” yani Planlamadır. Şef adayı, kabiledeki kişi sayısını, kimin ne kadar yiyeceğini, hangi yaşruğun diyette hangisinin büyüme çağında olduğunu hesap etmelidir. Bu, lojistik bir dehadır. Bir Yaşruk’un matematik yeteneğini görmek istiyorsanız ona hendese sormayın, “500 kişiye kuzu çevirme kaç saatte pişer?” diye sorun, şak diye söyler.

İkinci merhale, Av-ı Mutlak”tır. Planlanan yemeğin malzemesi pazardan alınmaz evladım! Şef adayı ormana dalar, o devasa cüssesiyle ne lazımsa –mamut mu, ejderha kuyruğu mu– bizzat avlar ve sırtlanıp getirir. Güç gösterisi işte buradadır.

Üçüncü ve en mühim merhale, lezzettir. Eti getirdin, şimdi onu pişireceksin. Ama öyle alelade değil! Yaşruklar duygu yüklü mahluklardır demiştik. Yemeğin tuzu kararında olmalı, sunumu göze hitap etmeli. Şef, devasa kepçesiyle yemek dağıtırken, klan üyeleri o yemeği yediğinde hem mideleri hem ruhları doymalıdır. Klanı doyuran, klanın babasıdır, anasıdır, her şeyidir.

Bunları neden burada anlatıyorum? Çünkü tüm bu ritüeller Yaşruk anatomisine doğrudan bağlı da ondan! Beyinlerinin aidiyet hissi duygularını yöneten kısmı itaat-ül yamigdalus, kafalarında değil, midelerinin hemen yanında bulunur. Yaşruk yemek yediğinde Pasifolin hormonu salgılar. Bu hormon, yemeği ona kim verdiyse ona itaat geliştirir!

Gelelim bu heybetli mahlukların hazin kaderine. Yaşruklar, fıtraten şair ruhludur. Kamp ateşlerinde birbirlerine kafiyeli maniler düzmekten, dolunaya karşı uluyarak şiir okumaktan haz alırlar. Bunun sebebi bu tür müneverane meşgaleler ile uğraştıklarında karınlarında salgılanan melankolin hormonudur. Bu hormon onları daha kararlı ve odaklanmış zatlar haline getirir.

Nice Yaşruk kabileleri, sırf onlara güzel sözler söyleyen, sahte destanlar vadeden zeki krallar tarafından kandırılmış; o muazzam pazuları maden ocaklarında heba edilmiş veya ön saflarda “etten duvar” niyetine kullanılmıştır. Onlar savaşırken “Vatan!” diye bağırmaz, belki de ölen arkadaşlarının arkasından yazdıkları bir ağıdı mırıldanırlar. Bu saflık, biyolojilerinin onlara oynadığı en büyük oyundur.

Ve tabii… Yavşuklar.

Yaşruk biyolojisinin en açıklanamayan, en kaotik tarafı. Genetik havuzlarında öyle bir karmaşa vardır ki, iki devasa, onurlu, şiir seven Yaşruk’un izdivacından; boyu diz kapağını geçmeyen, kulakları kepçe, gözleri fıldır fıldır ve karakteri bozuk bir Yavşuk dünyaya gelebilir.

Biz buna genetik-ül piyango deriz. Yavşuklar, Yaşrukların o heybetli kaslarından ve saf yüreklerinden zerre nasibini almamıştır. Bilakis; onlar cılızdır, zayıftır lakin zehir gibi bir zekaya ve şeytani bir kurnazlığa sahiptirler. İsimlerindeki o fonetik benzerlik, huylarına sirayet etmiştir.

Yavşuk, fiziksel eksiğini sinsilikle kapatır. Yaşruklar bu hilkat garibelerini dışlamazlar. “Kaderin cilvesi” der, bağırlarına basarlar. Yavşuklar da bu durumu sonuna kadar sömürür. Şefin eteğine yapışıp, onun gücünü kendi çıkarları için kullanan o sinsi vezirler gibidirler. Ama aralarından tek tük alimler de çıkagelmiştir pek tabii!

Dersimiz bitmiştir. İbni Refkül, o somunu yedin bitirdin, kırıntıları topla!”