KÂİNATIN NİZAMI VE BEŞ BÜYÜK UMDE ÜZERİNE RİSALE

Ey bu satırları okuma cüretini gösteren Talib!
Bil ki, şu an elinde tuttuğun parşömen, ne bir masal ne de avamın gece ateş başında anlattığı ham hayallerdir. Sen, perdenin ötesine bakmaya niyetlendin. Alem-i Şehadet ile Alem-i Gayb arasındaki o ince çizgide yürümeye talip oldun. Avam, rüzgârı eser sanır, yağmuru düşer sanır, kaderi tesadüf sanır. Lakin biz, o perdenin dokusunu biliriz. O doku kudrettir, o doku iradedir. Ve en mühimi; o doku, yanmış bir şehid-i ilah’ın külleridir.
Sana evvela “nasıl” yapacağını değil, “neyi” tuttuğunu anlatacağım. Zira kaynağını bilmeyen, akıbetini tayin edemez.


ASL-I MESELE: CEVHER VE KÜL: Ateş Engereği, Yüce Koloboros ve Anlamın Doğuşu

Kâinatın şafağından evvel, zamanın henüz akmadığı ve mekânın bükülmediği o hiçlikte, Oro dediğimiz bu alem, boşlukta süzülen ıssız bir damladan ibaretti. Ne toprak vardı ne gök, ne de nefes. Ta ki Yüce Büyücü Koloboros’un inayeti tecelli edene dek.
Koloboros, o damlanın bağrında Ateş Engereği’ni zuhur ettirdi. O kadim yılan, varoluşun soğuk damlası içinde kıvrıldıkça alev aldı, yandıkça maddeyi pişirdi. Engerek, o damlayı kavurdu; yokluğu varlığa, hiçliği maddeye çevirdi. Onun ızdırabı dağları, öfkesi okyanusları, son nefesi ise rüzgârları doğurdu. Ve nihayetinde o ilahi ateş söndüğünde, Engereğin devasa bedeni kıtalarımıza, donmuş pulları ise üzerinde yürüdüğümüz topraklara dönüştü.
Bizler, o Engereğin cesedi üzerinde yaşayan fanileriz. Burada denebilir ki Oro’da vuku bulmuş ilk sihir Kabirbazlıktır! Lakin onun mirası sadece toprak değildir. O kadim alevin külleri, muazzam bir hararetle sıkışarak, bugün “sihir” dediğimiz kudretin yegâne kaynağına dönüştü: İnciler!
Ey Talib, iyi dinle! Oro’da büyü, boşluktan gelmez; “Anlam”dan gelir. Bir olay, kâinatın akışında derin bir iz bıraktığında; bir aşık maşukuna kavuştuğunda, bir komutan binlerin önünde öldüğünde, bir bebek ilk nefesini haykırdığında veya bir âlim hakikatin sırrına erdiğinde… İşte o an, görünmez bir kıvılcım çakar. O yoğun duygu ve idrak, Ateş Engereği’nin küllerini bir araya getirir ve Anlam İncisi vücut bulur. Bu inciler, yaşam kuvvetinin saf halidir. Biz büyücüler, yani Sehredarlar, içimizdeki o kadim ateşin izini kullanarak bu incilerle hasbihal ederiz. İnci olmadan yapılan sihir, susuz değirmen döndürmeye benzer; nafiledir.
Tarih sayfaları, bu inciler uğruna dökülen kanlarla kızıla boyanmıştır. Nice biçare tiran, anlam üretmek için halklarına zulmetmiş, sırf inci hasat etmek için savaşlar çıkarmış, insanları acı ve korkuyla “anlam bulmaya” zorlamıştır. Lakin zorla elde edilen anlam bulanıktır, kırılgandır. Hakiki kudret, kendiliğinden zuhur eden o saf andadır.
İşte bu kudreti, yani Anlam İncileri’ndeki kudreti işlemek için kadim üstatlar, asırlar süren tecrübelerle beş ana mecra geliştirmişlerdir. Biz buna “Beş Büyük Umde” deriz.
Hangi yola sülûk edersen et, unutma: Kullandığın güç, yanmış bir ilahın mirasıdır.


TEBEDDÜL: Mülkün Mimarı ve Muhafızı

İlimlerin en kadimi, en soylusu ve aklın sınırlarını en çok zorlayanı Tebeddül’dür. İcraasında en az inciyi o tüketir. Bu, maddenin kaderini yeniden yazma sanatıdır. Bir Tebeddül üstadı için dünya sabit, donmuş bir heykel değil; her an şekil değiştirmeye teşne, akışkan bir “olanaklar denizi”dir.

Tebeddül ehli, yoktan var etmez; maddeyi maddeye çağırır. İncinin kudretini kullanarak atomların dansına müdahale eder. Bu ilim üç sacayağı üzerine oturur: Halketme, Tahvil ve Hıfz.

Sıradan bir göz kurşunu kurşun, altını altın olarak görür. Tebeddül ustası ise ikisinin de özünde aynı “kül” olduğunu bilir. Savaş meydanında bir üstat, düşman askerlerinin üzerindeki çelik zırhları bir anda ince kum tanelerine dönüştürebilir veya ayaklarının altındaki sert kayayı balçığa çevirerek koca bir taburu yutabilir. Mesele sadece yıkım değildir; bir Tebeddül ehli, “Ol!” der ve boşlukta bir merdiven belirir, “Dur!” der ve üzerine gelen binlerce oku havada asılı bırakır.

En büyük marifetleri ise Hıfz sanatıdır. Gelen bir büyü saldırısını karşılamak yerine, onun varoluşsal niteliğini değiştirirler. Bir ateş topunu ılık bir rüzgâra, ölümcül bir zehri şifalı suya çevirmek, Tebeddül’ün zirvesidir. Onlar, kâinatın mimarlarıdır; kuralları büker, maddeyi hamur gibi yoğururlar. Ancak az inci tüketse de, Tebeddül’de ustalığın yolu bitmek tükenmek bitmeyen bir merdiveni tırmanmaya benzer.


ZUHURAT-I TABİAT: Anâsır-ı Erbaa’nın Gazabı ve Rahmeti

Eğer Tebeddül aklın ve hendesenin ilmiyse, Zuhurat-ı Tabiat kalbin, öfkenin ve ham kudretin ilmidir. Kâinatı oluşturan temel unsurlar, bu ilmin emrindedir. Lakin unutma Talib, burada emir vermek yetmez; elementle “bir” olmak gerekir. Ancak dikkatli ol! Doğanın kendisi olmak, çok inci tüketir!

Bu yolda yürüyen bir büyücü, doğayla pazarlık etmez; o, doğanın bizzat kendisi olur.

Öfkelendiğinde damarlarında kan değil, Ateş Engereği’nin lavları akar. Ellerinden “Nar-ı Cahim” fışkırır, göklerden yıldırımlar indirir. Bir orduyu tek başına durdurabilecek yegâne yıkıcı güç, bir Zuhurat üstadının parmaklarının ucundadır. Onlar, savaş meydanlarının “Afet-i Cihan”larıdır; yıkıcı, gürültülü ve kaçınılmaz.
Ancak bu ilmin madalyonunun diğer yüzünde “Hayat” vardır. Yıkım getiren eller, aynı kudretle şifa da dağıtır. Kopan bir uzvu yerine getirmek, ölümcül bir yarayı saniyeler içinde kapatmak veya salgın hastalıkları bedenden söküp atmak, suyun ve toprağın yapıcı gücünün bir tezahürüdür. Bu sebeple halk, Zuhurat ehline hem büyük bir korku hem de derin bir minnetle bakar. Onlar, hem felaket hem de devadır.

GÖRÜÇELEN: Hakikatin Çarpıtılması ve Çalımbazlık Sanatı

Beş ilmin içinde en tekinsiz, en kurnaz ve en zarif olanı şüphesiz Görüçelen’dir. Bu ilim, maddenin kendisiyle değil, onun zihinlerdeki yansımasıyla oynar. Bir Görüçelen ustası, yani halk arasındaki namıyla bir “Çalımbaz”, hakikati bir ressamın tuvali gibi kullanır.
Çalımbazlar için “Göz var, izan var” sözü, kandırılmaya müsait fanilerin beyhude bir avuntusudur. O, çölün ortasında serin bir vaha, boş bir odada hınca hınç dolu bir meclis, sessizlikte kulakları sağır eden çığlıklar yaratabilir. Bu ilim, kaba kuvvetin aciz kaldığı yerde zekânın zaferidir.
Bir Çalımbaz, kendini düşman komutanının suretinde gösterip sahte emirler verebilir veya devasa bir ejderha illüzyonuyla tek ok atmadan kaleleri teslim alabilir. Görüçelen sadece göze değil, zihnin en derin korkularına da hitap eder. En cesur savaşçıyı, kendi gölgesinden korkar hale getirmek bu ilmin karanlık bir cilvesidir. Hakikat ile yalan arasındaki çizgi silindiğinde, geriye sadece Çalımbaz’ın iradesi kalır. Onlara güvenmek, suya yazı yazmak gibidir; anlık bir hayranlık, ebedi bir pişmanlık getirebilir.

YÜREKBURKAN: Esrarın Keşfi ve İradenin Tutsaklığı

İlimlerin en tehlikelisi, kılıçtan keskin ve zehirden sinsi olanı Yürekburkan’dır. Zira insan bedenini iyileştirebilir, yanan evini yeniden yapabilirsin; lakin zihni ve iradesi ele geçirildiğinde, o kişi artık kendisi değildir, sadece sahibinin bir kuklasıdır.
Bu disiplin, hem gaybı bilmeyi hem de gönüllere hükmetmeyi kapsar. Bir Yürekburkan, zamanın ve mekânın ötesini “görür”. Duvarların ardındaki fısıltıları işitir, kilitli sandıkların içindekini bilir ve en önemlisi, kaderin sisli yollarında saklanan olası gelecekleri sezer. Bir Yürekburkan’dan saklanmak imkânsızdır, çünkü o, sen daha adımını atmadan nereye gideceğine vakıf olur.
Lakin asıl korkunç kudreti, zihinler üzerindeki hakimiyetidir ki biz buna “Teshir” deriz. Bir bakışıyla ruhunu delip geçer. En sadık dostu düşmana çevirebilir, bir krala tacını kendi elleriyle verdirtebilir veya bir orduyu savaşma isteğinden yoksun bırakıp diz çöktürebilir. Kan dökmeden kazanılan zaferlerin anahtarıdır. Ancak bu yolun bedeli ağırdır; başkalarının zihninde yaşayanlar, zamanla kendi benliklerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Yürekburkan, kalbi sıkar, ruhu ezer ve sırları ifşa eder.


KABİRBAZLIK: Fanilikle Mücadele

Ve nihayet… Çoğu mecliste adının anılması dahi yasaklanmış, fısıltılarla konuşulan, bazı iktidar hırslılarının ise ustasına arsalar, araziler vaat ettiği o meşum ilim: Kabirbazlık.
Yaşam ve ölüm, doğanın en kesin kanunudur. Lakin Kabirbazlar, bu kanunu bir duvar değil, açılması gereken bir kapı olarak görürler. Bu ilim, toprağın altına gireni geri çağırma, can özünü manipüle etme sanatıdır. Bir Kabirbaz, Anlam İncisi’nin içindeki yaşam enerjisini tersine çevirerek, mezarlıklardaki kemik yığınlarına sahte bir nefes üfler. Onları “İhya” eder; yorulmaz, acıkmaz, korkusuz neferlere dönüştürür.
Kabirbazlık sadece ölüleri kaldırmak değildir; aynı zamanda yaşayanların canını sömürmek, ruhlarla pazarlık etmek ve ömrü uzatmanın haram yollarını aramaktır. Kimi zaman bu güç, sevdiklerini ölümün soğuk elinden kurtarmak isteyen çaresiz bir aşığın son umududur; kimi zaman ise ölümsüzlük peşinde koşan bir tiranın en büyük silahı.
Lakin bilinen bir hakikat vardır ki; ölüm kandırılamaz, sadece ertelenir. İcraası için nice inciler tükenir!

SON SÖZ
İşte ey Talib, Oro Evreni’nin nizamı bu beş ilim ve onların kaynağı olan Anlam İncileri üzerine kuruludur.
Tebeddül ile dünyayı inşa ederiz.
Zuhurat ile ona şekil ve nefes veririz.
Görüçelen ile onu süsler ve gizleriz.
Yürekburkan ile onu anlar ve yönetiriz.
Kabirbazlık ile de onun sonunu ve sonrasını tayin ederiz.
Bu güçler birer hediye değil, birer imtihandır. Cebindeki inciye güvenme, zira o inci bir başkasının acısından doğmuş olabilir. Hangi yola girersen gir, unutma ki büyüyü kontrol ettiğini sananlar, çoğunlukla onun tarafından kontrol edilenlerdir.
İraden çelikten, kalbin pek olsun. Yolun açık, incin parlak olsun.