Sümükeli vahşeti

süMÜKELİ’NE HOŞGELDİN
bÖLÜM 1
Namud Menzilhane-i Kebir’i; kadim büyülerin isli çarklarla nikahlandığı, ortaçağ karanlığıyla endüstriyel sefaletin gayrimeşru bir evladı gibi meydanda uzanan muazzam bir keşmekeş mahalliydi. Etrafta, sanki cehennemin ağır yükünü çekmeye mahkûm edilmiş devasa öküzlerin çektiği, her bir gıcırtısı ayrı bir feryat olan ahşap vagonlar; “Binmeyen kalmasın haydi!” diye nâra atan yamaklar ve rızkını bu hengâmede korumaya çalışan biçare halk… Bu kıyamet alameti kaosun tam kalbinde, Kamil-i Lâ-übali kumpanyasına ait, geçmişin şanlı fetihlerinden yadigar ama şimdilerde pas ve toz içinde inleyen bir vagon, Sümükeli yolcularını beklemekteydi.
Vagonun kasvetli sinesine ilk adımını atan, Durhan efendiydi. Suretine baksan, alelade bir aşçı ya da bir meyhane müdavimi sanırsın; lakin kendisi meşhur “Küçük Kayı” tekkesinin asıl “Halledici-i Umur”u, yani her türlü pürüzü tereyağından kıl çeker gibi alan o zattı. Sadece mideyi değil, doğanın ruhundan kopardığı otlarla ruhu da mest ederdi; ister bir gecelik zindelik, ister ebedi bir uyku… Dili şerbet, çevresi geniş bu esnek ruhlu zat, vagonun 4 numaralı koltuğuna, sanki bir tahta oturur gibi yerleşti.
Hemen yanında, camın pusuna dalmış olan ise Daron idi. Bir vakitler asayiş-i amme için kılıç sallamış, lakin yöntemleri biraz fazla “şakiye” çalınca kapı dışarı edilmiş bedbaht bir efsunger… Sırtında taşıdığı o devasa kılıç, sadece çelikten bir mühimmat değil; ruhuna habis fısıltılar üfleyen, düşman devirirken sahibinin de ömründen çalan uğursuz bir bağdı. Daron, kılıcın kabzasındaki pırlantaların arasında parlayan o tılsımlı taşın ağırlığı ve günahlarının yüküyle, Namud’un o kirli ve isli silüetini seyrediyordu.
Vagonun kapısında iki metrelik bir gölge belirdiğinde, içerideki tespih sesleri bile bıçak gibi kesildi. Bu gelen, çölün kavurucu nefesini ensesinde taşıyan R’mal idi. Akrep Kralları andıran o tunç teni ve hiddetlendiğinde kor gibi parlayan o göğüs yarasıyla, adeta yürüyen bir tabiat felaketi… Vagonun önünde, sırf yol açmak için bir yamağı bir kenara fırlatmış, yaşlı bir teyzeyi de “sevabına” bavuluyla beraber öküzün sırtına istifleyivermişti. Teyzenin minnetle uzattığı, hengâmede pestili çıkmış o meşhur pişiyi de “ayıp olmasın” diye ağzına atıp, vagonun en arkasına, sarsıla sarsıla uzandı.
Nihayet, asasına gülen yılan tasvirleri yapıştırmış, sanki ölümle burun buruna bir savaşa değil de bayram yerine gidiyormuşçasına şen şakrak Pekinas teşrif etti. On sekiz baharı henüz devirmiş bu klerik, şu nihilist savaşçıların ve paslı zırhların arasında bir nur tanesi gibi parlıyordu. Lakin kimse aldanmasın; o narin çantasının içinde, Ceb-i Gayb hikmetiyle koca bir orduyu doyuracak mühimmatı taşıyacak kadar da gizem sahibiydi.
Vagonun paslı tekerlekleri raylarda ilk feryadını koparıp yolculuk başladığında, Durhan efendi o meşhur “muhabbet tellallığı” hünerlerini sergilemekte gecikmedi. Heybesinden, güya “Masal Denizi’nin en derin mahzenlerinden damıtılmış” o meşhur iksirini çıkardı. Bu suyun, böbrekteki taştan kalpteki hicrana, hatta paslanmış zırhların gıcırtısına kadar her türlü illete derman olduğu iddia edilirdi. Kadehler dolup boşaldıkça dillerdeki mühürler kırıldı; bir de ne görsünler? Hepsinin boynundaki görünmez yular, tek bir isme bağlanmıştı: Gülhan Kayabakar.
Kimi için bu Gülhan, babasının maden kazasında can vermesinin ardından kendilerine Hızır gibi yetişen bir zat-ı muhterem; kimi içinse meyhanelerde “Hala pişmedi mi bu kebap!” diyerek masaları deviren hırçın bir aşçıbaşydı. Lakin hepsinin kuşağında sakladığı o uğursuz name aynıydı. Gülhan bir şeyler bulmuştu; başı beladaydı ve hepsini o zifiri Sümükeli madenlerine, adeta kendi eceline ortak olmaya çağırıyordu.
Vagon, sanki cehenneme odun taşıyormuş gibi inleyerek ilerledikçe manzara da dinden imandan çıktı. O zümrüt misali ormanlar yerini gri, ruhsuz kayalıklara; tertemiz rüzgârlar ise geniz yakan siyah dumanlara bıraktı. Ve nihayet, uzaktan Sümükeli belirdi. Bir yanda, haram paranın verdiği iştahla göğe doğru çarpıkça yükselen, estetikten nasibini almamış zengin konakları; diğer yanda ise Yaşruk namıyla maruf ork taifesinin, madenlerde birer köle gibi çalıştırılıp sefalet içinde debelendiği balçık mahalleler… Kasaba, yaklaşan o garip şenliğin hazırlığıyla bir arı kovanı gibi uğuldarken, bizimkiler bu isli sefaletin kalbine, Gülhan’ın feryadına doğru ilk adımlarını attılar.

Vagon otobüs, Sümükeli’nin merkezine doğru ağır ağır alçalırken, kasabanın üzerine çöken o boğucu toz bulutu yerini tuhaf bir hengâmeye bıraktı. Burası sadece bir maden kasabası değil, adeta kibir ile zilletin taşlaşmış bir muharebe meydanıydı. Kasabanın tam göbeğinde, Şehremaneti binasının o Rum-i kadim üslubuyla dikilmiş vakur sütunları; üzerine alelacele kondurulmuş derme çatma ama heybetli bir sahneyle, sanki medeniyetle dalga geçiyormuşçasına tezat oluşturmaktaydı.
Sümükeli Meydanı’ndaki hazırlıklar, sanki bir idam mangası beklentisiyle, lakin bir bayram neşesiyle tamamlanmak üzereydi. En ön safta, Eshab-ı Servet için kadife kaplı lüks koltuklar dizilmiş; arkalarda ise biçare halk için tahtadan iğreti iskemleler yerleştirilmişti. Meydanın tam merkezinde; bir erzak mahzeni iriliğinde, devasa bir mekanik salyangozu andıran, içinden uğursuz çark sesleri gelen bir Kutu-yu Zulmet durmaktaydı. Bu, Boşollar Kumpanyası’nın dünyayı kökünden sarsacağını iddia ettiği, Dokuzuncu Tertib-i San’at (9-T) namındaki o meşum cihazdı.
Durhan, vagondan ayağını atar atmaz, o doğuştan gelen selam-sabah avcılığı hünerini konuşturmak için kalabalığın arasına bir yılan gibi süzüldü. Kenarda, ellerinde budaklı asalarıyla, tabiatın dengesi bozulacak diye dişlerini gıcırdatan bir grup derviş kılıklı druidi fark etti. Kısa süre sonra Murtaza ve Murteber adında, yüzleri hayatın sillesiyle kırışmış iki pir-i fani ile sohbete oturdu. Durhan’ın “Vah vah, basiretiniz iyice küşâd olmuş!” diyerek daldığı bu hasbihal, Sümükeli’ndeki o derin ve kanlı siyasi çatlağı da bir cerahat gibi ortaya döktü.
Meydandaki kalabalık, sadece bir makine görmeye değil, adeta yeni bir dinin doğuşuna şahitlik etmeye gelmişti:
- Cemiyet-i Fünun-u Efsun (Büyü Mühendisleri): Frenk mukallidi redingotları ve kibir kokan tavırlarıyla protokolde arz-ı endam eden bu güruh, 9-T cihazını bir “mucize-i sanayi”, Boşolların liderini ise bir nevi makine peygamberi olarak görüyorlardı. Onlara göre bu kutu, büyüyü o pahalı incilerin esaretinden kurtarıp avama yayacak bir “İnci-siz Devrim” idi.
- Zemin-i Pak Muhafızları (Yeşil Sancaktarlar): Durhan’ın uzaktan süzdüğü bu grup, toprağın ruhunun incinmesinden korkuyordu. “Kainatın nizamına ne kadar çark sokarsan, sonun o kadar boka sarar!” diyen Murtaber gibi, onlar da bu yeni “bilimi” bir felaket muştusu bellemekteydi.
- Sümükeli Hamiyet-i Vataniyye (Gazi ve Esnaf Takımı): Eski neferler ve dükkân sahiplerinden oluşan bu taife ise kendi içinde ikiye bölünmüştü. Bir kısmı “Devletin bekası için gerekirse şeytanla bile çark çeviririz!” derken, diğerleri doğal dengenin bozulmasını vatana hıyanet sayıyordu.
- Sileyvül Teşkilatı Yaşruk (Mazlum Ork Birliği): Diğerlerinin aksine, üstleri başları maden isine bulanmış lakin vakur duruşlarıyla protokolün en ucuna ilişmiş Yaşruk temsilcileri, bedava iş gücü ve prangalı hayatların gölgesinde hak aramaya çalışan sessiz bir volkan gibi beklemekteydiler.
Durhan, Murtaza’nın “Bu zata akçeni yatır, paranın akışını seyreyle; emeksiz akçe kapısıdır bu!” diyerek halka arzı bir cennet vaadi gibi pazarlamasını dinlerken, halkın nasıl bir ekonomik tuzağa çekildiğini ferasetiyle kavradı. Sahne arkasında hummalı bir telaş sürerken, kahramanlarımız bu sahte parıltıyı arkalarında bırakıp, Gülhan’ın o boğuk feryadına icabet etmek üzere, kasvetli Cebel-i Sümük’ün (Sümük Dağı) gölgesindeki maden dehlizine doğru yola koyuldular.
Tozlu sokaklardan ayrılıp dağın tekinsiz gölgesine vardıklarında, Maden-i Kebir’in ağzı, sanki günahkârları yutmaya amade bir cehennem zebanisinin boğazı gibi önlerinde açıldı. Girişte onları, meydandaki Murtaza’ya ikizi kadar benzeyen, bıyıkları tütün isinden sararmış, bakışları barut gibi sert Maden Reis-i karşıladı.

“Gülhan mı?” dedi reis, yere sanki bir mühür basarmışçasına balgam fırlatarak, “O ve yanındaki iki zavallı çoktan -34. kata, yani esfel-i safiline indiler. Lakin uyarayım; aşağısı tekin değildir, raylardaki gıcırtıya kulak verin!”. Madenin ağzında karşılarına çıkan bir azgın ork ve avanesi, R’mal’ın “Kabir Azabı” ismini verdiği o devasa baltasının tek bir savuruşuyla, kurbanlık koyun gibi ikiye biçildi.
Maden asansörünün o paslı ve kan kokan zincirleri arasında, kendileri gibi Gülhan’ın o meşum çağrısına icabet eden Şövalye Müdahil (Bozburunlu) ve dilsiz yoldaşı Tıknaz ile tanıştılar. Müdahil, Or kıtasının en köklü hanedanlarından olan Bozburunların evladıydı; kalkanındaki ayı arması, asırlardır kafire ve namerde boyun eğmemiş bir neslin mührünü taşıyordu. Durhan ve Daron gibi “rütbesi düşük, günahı büyük” maceracılar için bu şövalye, adeta zifiri karanlıkta parlayan bir güven feneriydi. Lakin Müdahil bile bu dehlizin bir “insan öğütücü çarkı” olduğunu, zırhının arasındaki soğuk terden hissediyordu.
Uçsuz bucaksız bir uçuruma benzeyen madenin bağrına, sanki bir tabut gibi süzülen vagonlara bindiler. Aşağıya süzülen demir yolu sarsıldıkça, bağlantı noktalarından kopan taşların dibe ulaşması tam yirmi saniye sürüyordu. Burası bin yıldır kazılan, toprağın ruhunun sökülüp alındığı muazzam bir “Ters Kule” idi. Karanlık koyulaştıkça, duvarlardaki kömür damarları yerini insanın aklını bulandıran, damar gibi atan o uğursuz madenlere bırakıyordu.
Nihayet -34. Mertebe’ye vardıklarında, bir meyhaneyi andıran lakin havasında neşe yerine kan, barut ve küf kokusunun hüküm sürdüğü bir bekleme salonuna adım attılar. Köşelerde, umutlarını çoktan azraile teslim etmiş başka bedbaht maceracılar fısıldaşıyordu. Tam o sırada, meşalenin titrek ışığını bile bir kara delik gibi yutan o zifiri köşeden, tırnakları kirli ve parmakları cüce yüzükleriyle bezeli bir el fırlatıldı;
Bu, Gülhan Kayabakar’ın artık vücudundan istifa etmiş kesik eliydi.
Karanlığın bağrından Suphi Mühürkan zuhur etti. Yüzünün yarısı maskeli, maskesinin altında ise feci simya yanıkları ve irinli yaralar gizli olan bu zat, elindeki cam bilyeleri insanın dişlerini sızlatacak bir hırsla birbirine sürterek, partinin önüne cam kırıkları fırlattı. Bu “evham-ı şeytaniye” aynalarında her biri, kendi sevdiklerinin can çekiştiğini gördü: Durhan’ın yaşlı ebeveyni simya kazanlarının üzerinde bir kurbanlık gibi bekletiliyor; R’mal’ın validesi ise bir fırının alevleri arasında son nefesine dua ediyordu.

Bozburunlu Müdahil, bu haysiyetsiz tehdide daha fazla dayanamayarak, “Bre namerdin dölü, sen kimsin ki bir şövalyeyi tehdit edersin!” nârasıyla kılıcına davrandı. Lakin Suphi Mühürkan, sadece parmağını şıklattı. Beşinci mertebeden o soylu şövalyenin beyni, bir saniye içinde dimağından firar ederek odanın dört bir yanına, Durhan ve R’mal’ın üstüne başına sıçradı. Suphi, “İçtiğiniz o fıçı biralarıyla artık kanınıza sızdım,” diyerek o kahrolası nihilist gülüşüyle bir Kapı-yı Gayb açtı. Onları yolcu etmeden önce görevlerini verdi “Belediye başkanı olacak o sefil Muhlas Büyüksümük… Onu bitirmenizi istiyorum. Siyasi hayatını bitireceksiniz. Villasındaki ejderan pulunu bana getireceksiniz.. yoksa annenizi…. annenizi kaynatırım HAHAHAHAHAH!”
Kahramanlarımız kendilerini bir anda Sümükeli’nin kanalizasyonlarının o necis kokulu, zifiri sularının içinde buldular. Yanlarında sadece ölen ustasının madalyonuna hıçkırarak sarılan bir Durhan ve intikam ateşiyle göğsündeki yarası bir kor gibi parlayan bir R’mal vardı. Yukarıda, meydanda sahte icatlar için şenlik ateşleri yakılırken, aşağıda “Sümükeli Vahşeti” asıl şimdi, lağım pisliğinin içinden yüzeye çıkmaya hazırlanıyordu.
köleler ve zincirleri
bÖLÜM 2
Sümükeli’nin yeraltı damarları; sadece necis balçık ve sanayi cerahatini değil, aynı zamanda onur ve sadakatin o ağır imtihanını taşımaktaydı. Şövalye Müdahil’in o paramparça olmuş naşı, lağımın kasvetli karanlığında bir ibret vesikası gibi geride kalırken; Durhan, bir zamanların o kudretli paladininin emanetlerini büyük bir vakarla sırtlandı. Üzerinde “Bir ölürüz, bin doğarız” yazılı o devasa zırh-ı ağır, artık bir Durut olan Durhan’ın omuzlarında yükselen çelikten bir türbe gibiydi. Lakin bu emanet sadece bir yük değil, şerefiyle toprağa verilmesi gereken bir vasiyetin sessiz çığlığıydı.
Karanlığın bağrından süzülen altı serseri, ekibin bu kederli havasıyla dalga geçercesine yollarını kesti. Gözlerini Daron’un kılıcı Maraz Yaprak’taki o sahte inci parıltısına dikmiş, sanki bir çarşı pazarlık eder gibi can pazarlığına girişmişlerdi. Sümükeli’nin bu izbe dehlizlerinde büyü; bir güçten ziyade, boğaza çalınacak bir parmak bal misali paha biçilemez bir servetti. Lakin serserilerin küstahlığı, R’mal’ın çöl sıcağından daha yakıcı öfkesiyle çarpışınca ortalık bir anda cehenneme döndü. R’mal, devasa bir mezar taşını andıran silahı Kabir Azabı’nı bir balyoz gibi savurdu. En öndeki serserinin kafasına inen darbe, bir çivinin tahtaya çakılması gibi tok ve ecelin kapı çalması kadar net bir ses çıkardı. Hemen ardından Daron, kılıcını havaya kaldırıp dilleri yakan o uğursuz nârayı serbest bıraktı: “Raknisigma!”
Kılıçtan boşalan o morumsu yıldırımlar, serseriyi tam ortasından bir kumaş gibi biçip attı. Lakin asıl dehşet, yere saçılan kanda gizliydi. Ay ışığının rögar kapaklarından süzülen o solgun ve hasta hüzmeleri altında, serserinin kanı normalden daha parlak, adeta bir simya iksiri gibi ışıl ışıl parlıyordu. Kanalizasyonun duvarlarında yankılanan o mel’un fısıltı, içtikleri biranın hâlâ damarlarında gezindiğini hatırlatıyordu: “Anneniz… annenizi öldürürüm…” Suphi’nin o nihilist bedduası, dökülen her damla kanda yeniden canlanmaktaydı.
Geriye kalan serseriler korku içinde karanlığa kaçışırken, ekip nihayet yüzeye çıkacak bir delik buldu. Daron, bir gölge gibi süzülmeye niyetlenip oradan geçen bir paytonun mihverine tutundu; lakin bu “gizli” kaçış, kalçalarının Sümükeli’nin sert ve kirli taşlarına çarpmasıyla bir hayli gürültülü ve haysiyet kırıcı bir hal aldı. Paytonun durduğu noktada onu eski bir dostu, kalbi saf ve elleri toprak kokan hudut eri Rolf karşıladı. Ekip, Rolf’un rehberliğinde karnavalın o sahte ve gürültülü neşesine, Sümükeli Meydanı’nın kalbine adım attı.

Meydan; Boşollar’ın o devasa ve gürültülü 9-T makineleri ile antik, zincirlerin sarktığı o kanlı Aren-i Azap arasında bölünmüştü. Durhan, meydanda eski tanıdıkları Murtaza ve Murteber ile karşılaştı. Yaşlı adamlar, gözlerindeki o fanatik ve karanlık parıltıyla Sümükeli’nin en eski ve vahşi geleneğini, yani akan kanla bereketi çağırma ayinlerini ballandıra ballandıra anlatıyorlardı. Tam o sırada, kalabalığın ortasında korsan kılıklı, dövmeli bir müfsid, arkadaşlarına fısıldayarak: “Aşağıda kimi gördük biliyor musunuz? Suphi…” demeye kalmadı ki; adamın kafası bir sivilce gibi “pıt” diye patlayıverdi. Çevredekiler bunun bir beyin zevali olduğunu sansa da, Durhan’ın burnundan sızan ince kan hattı, Suphi Mühürkan’ın ismini anan herkesin üzerine çöken o görünmez lanetin ve damarlarındaki zehrin bir tezahürüydü.

Ekip, teknokratların o sıkıcı arz-ı avam zırvalarından kaçıp, meydanın diğer tarafındaki Tabiat Dervişleri’nin yanına sığındı. Başında kuşların yuva kurduğu, sakalı bir nehir gibi metrelerce arkasından dolanan o ulu ihtiyar Azam Behram Efendi, Durhan’daki o gizli dervişlik nurunu hemen fark etti. Durhan, ihtiyara hürmetle yaklaştığında, yaşlı zat gizemli bir sesle fısıldadı: “Yaklaş evladım… Sakalıma yaklaş ve kulak ver.” Durhan o heybetli sakala doğru eğildiğinde, kulaklarına bir şehrin uğultusu değil, koca bir evrenin esrarı hücum etti: Gök gürültüleriyle coşan şelaleler, vuslata ermiş böceklerin mırıltıları ve kadim ormanların o huşu dolu nefesi… İhtiyar, Durhan’ın gözlerinin içine bakıp o akıl almaz talebini dile getirdi: “Isır… Isır sakalımı da kâinatın tadına bak!”
Sümükeli’nin o necis havası; bu kez sadece kömür isiyle değil, kadim bir kurban ayininin ve taze kanın metalik kokusuyla ağırlaşmıştı. Meydanın bir yakasında Sanayi-i Habise’nin çığlıkları yükselirken, diğer yakasında toprağın en vahşi hali pusuya yatmıştı. Durhan, Azam Behram Efendi’nin sakalını dişlediğinde, ağzına dolan şey sadece kıl değildi; yeni doğmuş çiçeklerin taze nuru, nebatatın damarlarındaki o ekşi ve yakıcı özsu, sanki genizlerine dolan bir orman yangınının serinliğiydi. Behram Efendi’nin sakalından anlık bir alev-i ilahi yükselip sönerken, ihtiyarın sesi gök gürültüsü gibi meydanı titretti: “Tabiat her daim diri konuşur evladım! Bugün toprağın hiddeti senin damarlarındadır.” Durhan, bu tuhaf feyzin etkisiyle sarsılırken, Druidlerin o tekinsiz fısıltısı meydanda bir yılan gibi dolandı: “Denge bozuluyor… Toprak günahlarımızı ancak kanla affeder; daha çok kurban, daha çok kan!”
Meydanın merkezine kurulan o derme çatma sahnede Şehremini Muhlas ve yanındaki beyaz esvaplı müfsid Neco Toros, biçare halka sahte bir cennet vaat ediyordu: İncisiz efsun, zahmetsiz kudret! Neco Toros, o mel’un makineye fırlattığı bir yüzüğün ardından küçük bir sabi çocuğa bir Nar-ı Beyza attırırken, kalabalık bir cinnet haliyle vecde gelmişti. Lakin bu nümayişten evvel kurulan o Kura-i Talih, Sümükeli’nin gerçek ve kanlı yüzünü bir kez daha faş etti. Torbadan şanslı nişanı çeken zavallı, büyük bir sevinçle sahneye atıldı. Heyhat! Bu bir mükafat değil, bir zeval idi. Adamın köprücük kemiğinden giren cellat kılıcı, Sümükeli’nin bereketi artsın diye toprağa sunulan bir kurbanlıktı. Druid dervişleri bu vahşeti alkışlarken, teknokratlar defterlerine notlar alıyor, halk ise bir sonraki günahkarın kanını görmek için nefesini tutuyordu.

Arenanın arka tarafında, R’mal ve Rolf, vücutlarını kutsal yağlarla ovup cenge hazırlanmaktaydı. Yeni kurulan Okyay Mektebi’nin renklerine, yani gürgen yeşiline bürünmüşlerdi. Mektebin piri Maraz Yaprak, elindeki kılıcıyla onlara gülümsedi: “Bizim kanımız yeşil akar evlatlar! Bugün tarih, bizim döktüğümüz kanla yeniden yazılacak!” Üç yiğit, sırt sırta vererek arenanın o kanlı kumlarına adım attıklarında kalabalık bir an için sustu. Karşılarındaki rakipler, Kızıl Peçeliler namıyla maruf, mızraklı ve kalkanlı profesyonel cellatlardı. R’mal, göğsündeki yara bir kor gibi parlayarak öne atıldı; Kabir Azabı’nı havada bir pervane gibi döndürerek, Kızıl Peçelilerin zırhlarında ilk kanlı izi açtı.
Cengin o tozlu kaosu içinde Rolf, rakibinin kurnaz bir manevrasıyla muvazenesini yitirdi. Kızıl celladın mızrağı, Rolf’un böbreğine acımasızca saplandı. Rolf, bir feryatla yere kapaklanırken, karnından sızan kan kumları kızıla buladı. Cellat, son darbeyi vurmak için mızrağını kaldırdığında, Maraz Yaprak bir fırtına gibi araya girdi. Tek bir kılıç hamlesiyle rakibin kellesini uçurdu; gövdeden ayrılan kafa, tezahürat yapan kalabalığın önüne bir top gibi yuvarlandı. Rolf, tam azrailin nefesini ensesinde hissetmişken, adeta Behram Efendi’nin o gizli feyziyle yeniden hayat buldu. Nefes-i Sânî ile ciğerlerine dolan havayla, sanki topraktan destek alırcasına ayağa kalktı. Şimdi, arena kumları üzerinde Yeşil Mektep’in cengaverleri, Kızıl cellatlara karşı galebe çalmaya başlamıştı. Yukarıda, locasında bu vahşeti keyifle seyreden Şehremini Muhlas’ın haberi yoktu ki; bizimkiler arenanın tozunu, birazdan Belediye Sarayı’nın o zifiri koridorlarına taşıyacaklardı.