Sümükeli vahşeti

süMÜKELİ’NE HOŞGELDİN
bÖLÜM 1
Namud Menzilhane-i Kebir’i; kadim büyülerin isli çarklarla nikahlandığı, ortaçağ karanlığıyla endüstriyel sefaletin gayrimeşru bir evladı gibi meydanda uzanan muazzam bir keşmekeş mahalliydi. Etrafta, sanki cehennemin ağır yükünü çekmeye mahkûm edilmiş devasa öküzlerin çektiği, her bir gıcırtısı ayrı bir feryat olan ahşap vagonlar; “Binmeyen kalmasın haydi!” diye nâra atan yamaklar ve rızkını bu hengâmede korumaya çalışan biçare halk… Bu kıyamet alameti kaosun tam kalbinde, Kamil-i Lâ-übali kumpanyasına ait, geçmişin şanlı fetihlerinden yadigar ama şimdilerde pas ve toz içinde inleyen bir vagon, Sümükeli yolcularını beklemekteydi.
Vagonun kasvetli sinesine ilk adımını atan, Durhan efendiydi. Suretine baksan, alelade bir aşçı ya da bir meyhane müdavimi sanırsın; lakin kendisi meşhur “Küçük Kayı” tekkesinin asıl “Halledici-i Umur”u, yani her türlü pürüzü tereyağından kıl çeker gibi alan o zattı. Sadece mideyi değil, doğanın ruhundan kopardığı otlarla ruhu da mest ederdi; ister bir gecelik zindelik, ister ebedi bir uyku… Dili şerbet, çevresi geniş bu esnek ruhlu zat, vagonun 4 numaralı koltuğuna, sanki bir tahta oturur gibi yerleşti.
Hemen yanında, camın pusuna dalmış olan ise Daron idi. Bir vakitler asayiş-i amme için kılıç sallamış, lakin yöntemleri biraz fazla “şakiye” çalınca kapı dışarı edilmiş bedbaht bir efsunger… Sırtında taşıdığı o devasa kılıç, sadece çelikten bir mühimmat değil; ruhuna habis fısıltılar üfleyen, düşman devirirken sahibinin de ömründen çalan uğursuz bir bağdı. Daron, kılıcın kabzasındaki pırlantaların arasında parlayan o tılsımlı taşın ağırlığı ve günahlarının yüküyle, Namud’un o kirli ve isli silüetini seyrediyordu.
Vagonun kapısında iki metrelik bir gölge belirdiğinde, içerideki tespih sesleri bile bıçak gibi kesildi. Bu gelen, çölün kavurucu nefesini ensesinde taşıyan R’mal idi. Akrep Kralları andıran o tunç teni ve hiddetlendiğinde kor gibi parlayan o göğüs yarasıyla, adeta yürüyen bir tabiat felaketi… Vagonun önünde, sırf yol açmak için bir yamağı bir kenara fırlatmış, yaşlı bir teyzeyi de “sevabına” bavuluyla beraber öküzün sırtına istifleyivermişti. Teyzenin minnetle uzattığı, hengâmede pestili çıkmış o meşhur pişiyi de “ayıp olmasın” diye ağzına atıp, vagonun en arkasına, sarsıla sarsıla uzandı.
Nihayet, asasına gülen yılan tasvirleri yapıştırmış, sanki ölümle burun buruna bir savaşa değil de bayram yerine gidiyormuşçasına şen şakrak Pekinas teşrif etti. On sekiz baharı henüz devirmiş bu klerik, şu nihilist savaşçıların ve paslı zırhların arasında bir nur tanesi gibi parlıyordu. Lakin kimse aldanmasın; o narin çantasının içinde, Ceb-i Gayb hikmetiyle koca bir orduyu doyuracak mühimmatı taşıyacak kadar da gizem sahibiydi.
Vagonun paslı tekerlekleri raylarda ilk feryadını koparıp yolculuk başladığında, Durhan efendi o meşhur “muhabbet tellallığı” hünerlerini sergilemekte gecikmedi. Heybesinden, güya “Masal Denizi’nin en derin mahzenlerinden damıtılmış” o meşhur iksirini çıkardı. Bu suyun, böbrekteki taştan kalpteki hicrana, hatta paslanmış zırhların gıcırtısına kadar her türlü illete derman olduğu iddia edilirdi. Kadehler dolup boşaldıkça dillerdeki mühürler kırıldı; bir de ne görsünler? Hepsinin boynundaki görünmez yular, tek bir isme bağlanmıştı: Gülhan Kayabakar.
Kimi için bu Gülhan, babasının maden kazasında can vermesinin ardından kendilerine Hızır gibi yetişen bir zat-ı muhterem; kimi içinse meyhanelerde “Hala pişmedi mi bu kebap!” diyerek masaları deviren hırçın bir aşçıbaşydı. Lakin hepsinin kuşağında sakladığı o uğursuz name aynıydı. Gülhan bir şeyler bulmuştu; başı beladaydı ve hepsini o zifiri Sümükeli madenlerine, adeta kendi eceline ortak olmaya çağırıyordu.
Vagon, sanki cehenneme odun taşıyormuş gibi inleyerek ilerledikçe manzara da dinden imandan çıktı. O zümrüt misali ormanlar yerini gri, ruhsuz kayalıklara; tertemiz rüzgârlar ise geniz yakan siyah dumanlara bıraktı. Ve nihayet, uzaktan Sümükeli belirdi. Bir yanda, haram paranın verdiği iştahla göğe doğru çarpıkça yükselen, estetikten nasibini almamış zengin konakları; diğer yanda ise Yaşruk namıyla maruf ork taifesinin, madenlerde birer köle gibi çalıştırılıp sefalet içinde debelendiği balçık mahalleler… Kasaba, yaklaşan o garip şenliğin hazırlığıyla bir arı kovanı gibi uğuldarken, bizimkiler bu isli sefaletin kalbine, Gülhan’ın feryadına doğru ilk adımlarını attılar.

Vagon otobüs, Sümükeli’nin merkezine doğru ağır ağır alçalırken, kasabanın üzerine çöken o boğucu toz bulutu yerini tuhaf bir hengâmeye bıraktı. Burası sadece bir maden kasabası değil, adeta kibir ile zilletin taşlaşmış bir muharebe meydanıydı. Kasabanın tam göbeğinde, Şehremaneti binasının o Rum-i kadim üslubuyla dikilmiş vakur sütunları; üzerine alelacele kondurulmuş derme çatma ama heybetli bir sahneyle, sanki medeniyetle dalga geçiyormuşçasına tezat oluşturmaktaydı.
Sümükeli Meydanı’ndaki hazırlıklar, sanki bir idam mangası beklentisiyle, lakin bir bayram neşesiyle tamamlanmak üzereydi. En ön safta, Eshab-ı Servet için kadife kaplı lüks koltuklar dizilmiş; arkalarda ise biçare halk için tahtadan iğreti iskemleler yerleştirilmişti. Meydanın tam merkezinde; bir erzak mahzeni iriliğinde, devasa bir mekanik salyangozu andıran, içinden uğursuz çark sesleri gelen bir Kutu-yu Zulmet durmaktaydı. Bu, Boşollar Kumpanyası’nın dünyayı kökünden sarsacağını iddia ettiği, Dokuzuncu Tertib-i San’at (9-T) namındaki o meşum cihazdı.
Durhan, vagondan ayağını atar atmaz, o doğuştan gelen selam-sabah avcılığı hünerini konuşturmak için kalabalığın arasına bir yılan gibi süzüldü. Kenarda, ellerinde budaklı asalarıyla, tabiatın dengesi bozulacak diye dişlerini gıcırdatan bir grup derviş kılıklı druidi fark etti. Kısa süre sonra Murtaza ve Murteber adında, yüzleri hayatın sillesiyle kırışmış iki pir-i fani ile sohbete oturdu. Durhan’ın “Vah vah, basiretiniz iyice küşâd olmuş!” diyerek daldığı bu hasbihal, Sümükeli’ndeki o derin ve kanlı siyasi çatlağı da bir cerahat gibi ortaya döktü.
Meydandaki kalabalık, sadece bir makine görmeye değil, adeta yeni bir dinin doğuşuna şahitlik etmeye gelmişti:
- Cemiyet-i Fünun-u Efsun (Büyü Mühendisleri): Frenk mukallidi redingotları ve kibir kokan tavırlarıyla protokolde arz-ı endam eden bu güruh, 9-T cihazını bir “mucize-i sanayi”, Boşolların liderini ise bir nevi makine peygamberi olarak görüyorlardı. Onlara göre bu kutu, büyüyü o pahalı incilerin esaretinden kurtarıp avama yayacak bir “İnci-siz Devrim” idi.
- Zemin-i Pak Muhafızları (Yeşil Sancaktarlar): Durhan’ın uzaktan süzdüğü bu grup, toprağın ruhunun incinmesinden korkuyordu. “Kainatın nizamına ne kadar çark sokarsan, sonun o kadar boka sarar!” diyen Murtaber gibi, onlar da bu yeni “bilimi” bir felaket muştusu bellemekteydi.
- Sümükeli Hamiyet-i Vataniyye (Gazi ve Esnaf Takımı): Eski neferler ve dükkân sahiplerinden oluşan bu taife ise kendi içinde ikiye bölünmüştü. Bir kısmı “Devletin bekası için gerekirse şeytanla bile çark çeviririz!” derken, diğerleri doğal dengenin bozulmasını vatana hıyanet sayıyordu.
- Sileyvül Teşkilatı Yaşruk (Mazlum Ork Birliği): Diğerlerinin aksine, üstleri başları maden isine bulanmış lakin vakur duruşlarıyla protokolün en ucuna ilişmiş Yaşruk temsilcileri, bedava iş gücü ve prangalı hayatların gölgesinde hak aramaya çalışan sessiz bir volkan gibi beklemekteydiler.
Durhan, Murtaza’nın “Bu zata akçeni yatır, paranın akışını seyreyle; emeksiz akçe kapısıdır bu!” diyerek halka arzı bir cennet vaadi gibi pazarlamasını dinlerken, halkın nasıl bir ekonomik tuzağa çekildiğini ferasetiyle kavradı. Sahne arkasında hummalı bir telaş sürerken, kahramanlarımız bu sahte parıltıyı arkalarında bırakıp, Gülhan’ın o boğuk feryadına icabet etmek üzere, kasvetli Cebel-i Sümük’ün (Sümük Dağı) gölgesindeki maden dehlizine doğru yola koyuldular.
Tozlu sokaklardan ayrılıp dağın tekinsiz gölgesine vardıklarında, Maden-i Kebir’in ağzı, sanki günahkârları yutmaya amade bir cehennem zebanisinin boğazı gibi önlerinde açıldı. Girişte onları, meydandaki Murtaza’ya ikizi kadar benzeyen, bıyıkları tütün isinden sararmış, bakışları barut gibi sert Maden Reis-i karşıladı.

“Gülhan mı?” dedi reis, yere sanki bir mühür basarmışçasına balgam fırlatarak, “O ve yanındaki iki zavallı çoktan -34. kata, yani esfel-i safiline indiler. Lakin uyarayım; aşağısı tekin değildir, raylardaki gıcırtıya kulak verin!”. Madenin ağzında karşılarına çıkan bir azgın ork ve avanesi, R’mal’ın “Kabir Azabı” ismini verdiği o devasa baltasının tek bir savuruşuyla, kurbanlık koyun gibi ikiye biçildi.
Maden asansörünün o paslı ve kan kokan zincirleri arasında, kendileri gibi Gülhan’ın o meşum çağrısına icabet eden Şövalye Müdahil (Bozburunlu) ve dilsiz yoldaşı Tıknaz ile tanıştılar. Müdahil, Or kıtasının en köklü hanedanlarından olan Bozburunların evladıydı; kalkanındaki ayı arması, asırlardır kafire ve namerde boyun eğmemiş bir neslin mührünü taşıyordu. Durhan ve Daron gibi “rütbesi düşük, günahı büyük” maceracılar için bu şövalye, adeta zifiri karanlıkta parlayan bir güven feneriydi. Lakin Müdahil bile bu dehlizin bir “insan öğütücü çarkı” olduğunu, zırhının arasındaki soğuk terden hissediyordu.
Uçsuz bucaksız bir uçuruma benzeyen madenin bağrına, sanki bir tabut gibi süzülen vagonlara bindiler. Aşağıya süzülen demir yolu sarsıldıkça, bağlantı noktalarından kopan taşların dibe ulaşması tam yirmi saniye sürüyordu. Burası bin yıldır kazılan, toprağın ruhunun sökülüp alındığı muazzam bir “Ters Kule” idi. Karanlık koyulaştıkça, duvarlardaki kömür damarları yerini insanın aklını bulandıran, damar gibi atan o uğursuz madenlere bırakıyordu.
Nihayet -34. Mertebe’ye vardıklarında, bir meyhaneyi andıran lakin havasında neşe yerine kan, barut ve küf kokusunun hüküm sürdüğü bir bekleme salonuna adım attılar. Köşelerde, umutlarını çoktan azraile teslim etmiş başka bedbaht maceracılar fısıldaşıyordu. Tam o sırada, meşalenin titrek ışığını bile bir kara delik gibi yutan o zifiri köşeden, tırnakları kirli ve parmakları cüce yüzükleriyle bezeli bir el fırlatıldı;
Bu, Gülhan Kayabakar’ın artık vücudundan istifa etmiş kesik eliydi.
Karanlığın bağrından Suphi Mühürkan zuhur etti. Yüzünün yarısı maskeli, maskesinin altında ise feci simya yanıkları ve irinli yaralar gizli olan bu zat, elindeki cam bilyeleri insanın dişlerini sızlatacak bir hırsla birbirine sürterek, partinin önüne cam kırıkları fırlattı. Bu “evham-ı şeytaniye” aynalarında her biri, kendi sevdiklerinin can çekiştiğini gördü: Durhan’ın yaşlı ebeveyni simya kazanlarının üzerinde bir kurbanlık gibi bekletiliyor; R’mal’ın validesi ise bir fırının alevleri arasında son nefesine dua ediyordu.

Bozburunlu Müdahil, bu haysiyetsiz tehdide daha fazla dayanamayarak, “Bre namerdin dölü, sen kimsin ki bir şövalyeyi tehdit edersin!” nârasıyla kılıcına davrandı. Lakin Suphi Mühürkan, sadece parmağını şıklattı. Beşinci mertebeden o soylu şövalyenin beyni, bir saniye içinde dimağından firar ederek odanın dört bir yanına, Durhan ve R’mal’ın üstüne başına sıçradı. Suphi, “İçtiğiniz o fıçı biralarıyla artık kanınıza sızdım,” diyerek o kahrolası nihilist gülüşüyle bir Kapı-yı Gayb açtı. Onları yolcu etmeden önce görevlerini verdi “Belediye başkanı olacak o sefil Muhlas Büyüksümük… Onu bitirmenizi istiyorum. Siyasi hayatını bitireceksiniz. Villasındaki ejderan pulunu bana getireceksiniz.. yoksa annenizi…. annenizi kaynatırım HAHAHAHAHAH!”
Kahramanlarımız kendilerini bir anda Sümükeli’nin kanalizasyonlarının o necis kokulu, zifiri sularının içinde buldular. Yanlarında sadece ölen ustasının madalyonuna hıçkırarak sarılan bir Durhan ve intikam ateşiyle göğsündeki yarası bir kor gibi parlayan bir R’mal vardı. Yukarıda, meydanda sahte icatlar için şenlik ateşleri yakılırken, aşağıda “Sümükeli Vahşeti” asıl şimdi, lağım pisliğinin içinden yüzeye çıkmaya hazırlanıyordu.
köleler ve zincirleri
bÖLÜM 2
Sümükeli’nin yeraltı damarları; sadece necis balçık ve sanayi cerahatini değil, aynı zamanda onur ve sadakatin o ağır imtihanını taşımaktaydı. Şövalye Müdahil’in o paramparça olmuş naşı, lağımın kasvetli karanlığında bir ibret vesikası gibi geride kalırken; Durhan, bir zamanların o kudretli paladininin emanetlerini büyük bir vakarla sırtlandı. Üzerinde “Bir ölürüz, bin doğarız” yazılı o devasa zırh-ı ağır, artık bir Durut olan Durhan’ın omuzlarında yükselen çelikten bir türbe gibiydi. Lakin bu emanet sadece bir yük değil, şerefiyle toprağa verilmesi gereken bir vasiyetin sessiz çığlığıydı.
Karanlığın bağrından süzülen altı serseri, ekibin bu kederli havasıyla dalga geçercesine yollarını kesti. Gözlerini Daron’un kılıcı Maraz Yaprak’taki o sahte inci parıltısına dikmiş, sanki bir çarşı pazarlık eder gibi can pazarlığına girişmişlerdi. Sümükeli’nin bu izbe dehlizlerinde büyü; bir güçten ziyade, boğaza çalınacak bir parmak bal misali paha biçilemez bir servetti. Lakin serserilerin küstahlığı, R’mal’ın çöl sıcağından daha yakıcı öfkesiyle çarpışınca ortalık bir anda cehenneme döndü. R’mal, devasa bir mezar taşını andıran silahı Kabir Azabı’nı bir balyoz gibi savurdu. En öndeki serserinin kafasına inen darbe, bir çivinin tahtaya çakılması gibi tok ve ecelin kapı çalması kadar net bir ses çıkardı. Hemen ardından Daron, kılıcını havaya kaldırıp dilleri yakan o uğursuz nârayı serbest bıraktı: “Raknisigma!”
Kılıçtan boşalan o morumsu yıldırımlar, serseriyi tam ortasından bir kumaş gibi biçip attı. Lakin asıl dehşet, yere saçılan kanda gizliydi. Ay ışığının rögar kapaklarından süzülen o solgun ve hasta hüzmeleri altında, serserinin kanı normalden daha parlak, adeta bir simya iksiri gibi ışıl ışıl parlıyordu. Kanalizasyonun duvarlarında yankılanan o mel’un fısıltı, içtikleri biranın hâlâ damarlarında gezindiğini hatırlatıyordu: “Anneniz… annenizi öldürürüm…” Suphi’nin o nihilist bedduası, dökülen her damla kanda yeniden canlanmaktaydı.
Geriye kalan serseriler korku içinde karanlığa kaçışırken, ekip nihayet yüzeye çıkacak bir delik buldu. Daron, bir gölge gibi süzülmeye niyetlenip oradan geçen bir paytonun mihverine tutundu; lakin bu “gizli” kaçış, kalçalarının Sümükeli’nin sert ve kirli taşlarına çarpmasıyla bir hayli gürültülü ve haysiyet kırıcı bir hal aldı. Paytonun durduğu noktada onu eski bir dostu, kalbi saf ve elleri toprak kokan hudut eri Rolf karşıladı. Ekip, Rolf’un rehberliğinde karnavalın o sahte ve gürültülü neşesine, Sümükeli Meydanı’nın kalbine adım attı.

Meydan; Boşollar’ın o devasa ve gürültülü 9-T makineleri ile antik, zincirlerin sarktığı o kanlı Aren-i Azap arasında bölünmüştü. Durhan, meydanda eski tanıdıkları Murtaza ve Murteber ile karşılaştı. Yaşlı adamlar, gözlerindeki o fanatik ve karanlık parıltıyla Sümükeli’nin en eski ve vahşi geleneğini, yani akan kanla bereketi çağırma ayinlerini ballandıra ballandıra anlatıyorlardı. Tam o sırada, kalabalığın ortasında korsan kılıklı, dövmeli bir müfsid, arkadaşlarına fısıldayarak: “Aşağıda kimi gördük biliyor musunuz? Suphi…” demeye kalmadı ki; adamın kafası bir sivilce gibi “pıt” diye patlayıverdi. Çevredekiler bunun bir beyin zevali olduğunu sansa da, Durhan’ın burnundan sızan ince kan hattı, Suphi Mühürkan’ın ismini anan herkesin üzerine çöken o görünmez lanetin ve damarlarındaki zehrin bir tezahürüydü.

Ekip, teknokratların o sıkıcı arz-ı avam zırvalarından kaçıp, meydanın diğer tarafındaki Tabiat Dervişleri’nin yanına sığındı. Başında kuşların yuva kurduğu, sakalı bir nehir gibi metrelerce arkasından dolanan o ulu ihtiyar Azam Behram Efendi, Durhan’daki o gizli dervişlik nurunu hemen fark etti. Durhan, ihtiyara hürmetle yaklaştığında, yaşlı zat gizemli bir sesle fısıldadı: “Yaklaş evladım… Sakalıma yaklaş ve kulak ver.” Durhan o heybetli sakala doğru eğildiğinde, kulaklarına bir şehrin uğultusu değil, koca bir evrenin esrarı hücum etti: Gök gürültüleriyle coşan şelaleler, vuslata ermiş böceklerin mırıltıları ve kadim ormanların o huşu dolu nefesi… İhtiyar, Durhan’ın gözlerinin içine bakıp o akıl almaz talebini dile getirdi: “Isır… Isır sakalımı da kâinatın tadına bak!”
Sümükeli’nin o necis havası; bu kez sadece kömür isiyle değil, kadim bir kurban ayininin ve taze kanın metalik kokusuyla ağırlaşmıştı. Meydanın bir yakasında Sanayi-i Habise’nin çığlıkları yükselirken, diğer yakasında toprağın en vahşi hali pusuya yatmıştı. Durhan, Azam Behram Efendi’nin sakalını dişlediğinde, ağzına dolan şey sadece kıl değildi; yeni doğmuş çiçeklerin taze nuru, nebatatın damarlarındaki o ekşi ve yakıcı özsu, sanki genizlerine dolan bir orman yangınının serinliğiydi. Behram Efendi’nin sakalından anlık bir alev-i ilahi yükselip sönerken, ihtiyarın sesi gök gürültüsü gibi meydanı titretti: “Tabiat her daim diri konuşur evladım! Bugün toprağın hiddeti senin damarlarındadır.” Durhan, bu tuhaf feyzin etkisiyle sarsılırken, Druidlerin o tekinsiz fısıltısı meydanda bir yılan gibi dolandı: “Denge bozuluyor… Toprak günahlarımızı ancak kanla affeder; daha çok kurban, daha çok kan!”
Meydanın merkezine kurulan o derme çatma sahnede Şehremini Muhlas ve yanındaki beyaz esvaplı müfsid Neco Toros, biçare halka sahte bir cennet vaat ediyordu: İncisiz efsun, zahmetsiz kudret! Neco Toros, o mel’un makineye fırlattığı bir yüzüğün ardından küçük bir sabi çocuğa bir Nar-ı Beyza attırırken, kalabalık bir cinnet haliyle vecde gelmişti. Lakin bu nümayişten evvel kurulan o Kura-i Talih, Sümükeli’nin gerçek ve kanlı yüzünü bir kez daha faş etti. Torbadan şanslı nişanı çeken zavallı, büyük bir sevinçle sahneye atıldı. Heyhat! Bu bir mükafat değil, bir zeval idi. Adamın köprücük kemiğinden giren cellat kılıcı, Sümükeli’nin bereketi artsın diye toprağa sunulan bir kurbanlıktı. Druid dervişleri bu vahşeti alkışlarken, teknokratlar defterlerine notlar alıyor, halk ise bir sonraki günahkarın kanını görmek için nefesini tutuyordu.

Arenanın arka tarafında, R’mal ve Rolf, vücutlarını kutsal yağlarla ovup cenge hazırlanmaktaydı. Yeni kurulan Okyay Mektebi’nin renklerine, yani gürgen yeşiline bürünmüşlerdi. Mektebin piri Maraz Yaprak, elindeki kılıcıyla onlara gülümsedi: “Bizim kanımız yeşil akar evlatlar! Bugün tarih, bizim döktüğümüz kanla yeniden yazılacak!” Üç yiğit, sırt sırta vererek arenanın o kanlı kumlarına adım attıklarında kalabalık bir an için sustu. Karşılarındaki rakipler, Kızıl Peçeliler namıyla maruf, mızraklı ve kalkanlı profesyonel cellatlardı. R’mal, göğsündeki yara bir kor gibi parlayarak öne atıldı; Kabir Azabı’nı havada bir pervane gibi döndürerek, Kızıl Peçelilerin zırhlarında ilk kanlı izi açtı.
Cengin o tozlu kaosu içinde Rolf, rakibinin kurnaz bir manevrasıyla muvazenesini yitirdi. Kızıl celladın mızrağı, Rolf’un böbreğine acımasızca saplandı. Rolf, bir feryatla yere kapaklanırken, karnından sızan kan kumları kızıla buladı. Cellat, son darbeyi vurmak için mızrağını kaldırdığında, Maraz Yaprak bir fırtına gibi araya girdi. Tek bir kılıç hamlesiyle rakibin kellesini uçurdu; gövdeden ayrılan kafa, tezahürat yapan kalabalığın önüne bir top gibi yuvarlandı. Rolf, tam azrailin nefesini ensesinde hissetmişken, adeta Behram Efendi’nin o gizli feyziyle yeniden hayat buldu. Nefes-i Sânî ile ciğerlerine dolan havayla, sanki topraktan destek alırcasına ayağa kalktı. Şimdi, arena kumları üzerinde Yeşil Mektep’in cengaverleri, Kızıl cellatlara karşı galebe çalmaya başlamıştı. Yukarıda, locasında bu vahşeti keyifle seyreden Şehremini Muhlas’ın haberi yoktu ki; bizimkiler arenanın tozunu, birazdan Belediye Sarayı’nın o zifiri koridorlarına taşıyacaklardı.
Milyonluk Zeval
bÖLÜM 3
Sümükeli’nin kirli semasında iki güneşin beti benzi atmış ışıkları yerini meşalelerin titrek ve isli aydınlığına terk ederken, arena kumları üzerindeki o geniz yakan vahşet, Oro evreninin o her şeyi hiçliğe mahkûm eden ademiyetçi ruhunu iliklerine kadar hissettirmekteydi. Kamil Boş firmasının o dumanlı vagonlarından inip bu isli diyara adım attıklarından beri, saadet ile felaket arasındaki sarkaç hiç durmamıştı. Geçen vaktin o zifiri dehlizlerinden sağ çıkmayı başaran R’mal ve Rolf, sanki feleğin sillesine inat, bir anlık dövüş tutkusuyla kendilerini Okyay mektebinin gönüllü neferleri olarak o kanlı meydana atmışlardı. Lakin bu alelade bir cenk değil; Sümükeli’nin irin dolu bağırsaklarından yükselen bir hayatta kalma mücadelesiydi.
Yukarıda, şatafatlı protokol tribünlerinde hava, aşağıdakinden bambaşka bir kibirle doluydu. Durhan ve Daron, Şehremini Muhlas Büyüksümük’ün birkaç sıra gerisinde, gizemli ve sinsi büyücü Nejatorus’un yanında ikamet etmekteydiler. Nejatorus, o tekinsiz ve kudretli edasıyla, kahramanlarımızın kanına bir sülük gibi yapışan o uğursuz ve her şeyi anlamsız kılan ademiyetçi bira lanetini, sunduğu basit bir büyülü galeta ile saniyeler içinde defedivermişti. Artık zihinlerindeki o kara duman dağılmıştı ama validelerinin mukadderatı hâlâ bir örümcek ağı kadar ince bir ipliğe bağlıydı.

Pekinaz’ın o tiz ve heyecanlı feryatları arasında akçeler havada uçuşuyor, bahisler kuruluyordu. Durhan, her ne kadar kalbi bu işe razı gelmese de, kader birliği ettiği yoldaşlarına, yani halkın Ayı Gücü namıyla andığı Siyah Takım’a tam beş yüz nüt sikkesi yatırdı. Oranlar bire yirmiydi; zira kimse bu derme çatma, vücutları yağ ve ter içinde parlayan adamların, profesyonel Kızıl Peçeli cellatlar karşısında bir nefeslik canı olduğuna ihtimal vermiyordu.
Aşağıda, kumların üzerinde ölüm ile yaşam arasındaki o ince perde yırtılmak üzereydi. Rolf, yediği ağır darbelerle dizlerinin üzerine çökmüş, böbreğine saplanan mızrağın o dondurucu acısıyla sarsılmaktaydı. Lakin tam o anda, damarlarında kadim bir iman kuvveti uyandı. Şans tanrısı Tamkuras’ın adını bir zikir gibi sayıklayarak, Nefes-i Sânî ile Azrail’in elinden yularını kurtarıp ölümün kıyısından döndü. Fesini bir vakarla düzeltti, kılıcını çekti ve o sarsılmaz köylü inadıyla yeniden kıyama kalktı. R’mal ise vahşi bir hiddetle, Kabir Azabı’nı havada bir pervane gibi döndürerek dehşet saçıyordu. Onların bu beklenmedik direnci, kalabalığı bir nevi toplu cinnete sürüklemişti. Durhan’ın yukarıdan başlattığı Ayı Gücü nâraları binlerce boğazda yankılanıyor, Sümükeli Meydanı bu yeni pehlivanların adıyla inliyordu.

Okyay mektebinin pir-i fanisi Maraz Yaprak, bir druidden ziyade bir kıyım makinesi gibiydi. Rakibine indirdiği her darbede, burnundan ve kulaklarından taze ağaç dalları fışkırıyor, dökülen kızıl kan bu dalların üzerine estetik birer yakut misali düşüyordu. R’mal ve Rolf, bu nebatat dehşetiyle kusursuz bir uyum yakaladılar; Maraz Yaprak rakipleri sendeletiyor, Rolf bacaklarına hamle yapıyor, R’mal ise devasa kılıcıyla son nefesi teslim alıyordu. Kızılların devi Gabyar, kumların üzerine devrildiğinde koca arena bir depremle sarsıldı. Maraz Yaprak, kan bürümüş gözlerle af dileyen rakiplerinin kellesini uçurmak üzereyken, R’mal öne atıldı. O dev cüssesiyle Maraz’ı yere çaldı ve kulağına o beklenmedik, hafifçe müstehcen bir tını taşıyan fısıltıyı bıraktı. Kazanacağımızı kazandık artık, durabilirsin küçüğüm, dedi. Bu an, Sümükeli tarihine geçecek bir tablodur; yağlı, terli ve kanlı üç dev adamın kumlar üzerindeki o tuhaf ve sessiz kucaklaşması.
Cenk bittiğinde, sessizliği Şehremini Muhlas’ın otoriter sesi bıçak gibi kesti. Lakin asıl hamle Nejatorus’tan geldi; gizemli büyücü, Okyay mektebine tam beş milyon nüt bağışladığını ve arenanın yarısına ortak olduğunu ilan etti. Karar ise dehşet vericiydi; kazanan Siyah Takım hariç, arenada yaralanmış tüm gladyatörler toprağa kurban edilecekti. Kumların üzerinde zafer nâraları atılırken, arka planda yaralı savaşçıların kalplerine giren sessiz çeliklerin sesi duyulmaktaydı. Müsabakanın ardından R’mal ve Rolf’un etrafı mektebin uşaklarınca sarıldı. Maraz Yaprak, kor ateşin içinden çıkardığı, yaprak motifli heybetli bir M damgasını havaya kaldırdı. Bu bir şeref nişanıydı; Rolf ve R’mal, kızgın demirin tenlerine değdiği o meşhur sesle artık bu hanenin birer neferi olarak mühürlendiler.
Tam bu sırada, locadaki o sahte huzur bir gölgeyle bölündü. Karanlığın içinden bir suret, flama iplerine tutunarak Nejatorus ve Muhlas’ın bulunduğu terasa doğru bir kedi gibi tırmanmaktaydı. Daron, elindeki kadim güçle o gölgeyi lanetlediğinde, adamın dengesi bozuldu ve elleri iplerden kaydı. Yirmi beş metre yükseklikten kumların üzerine kafaüstü çakılan bedenin çıkardığı o tok ses, arenadaki müziği kesti. R’mal cesede ulaştığında, yarılmış kafatasının altındaki tanıdık simayı gördü; bu, Müdahil ile gelen o sessiz hırsız, Tıknaz’dı. Yukarıdan Pekinaz’ın bir gözyaşı R’mal’ın alnına düşerken, genç kız hırsla fısıldadı. Hepsini ben planlamıştım, geri zekâlılar, dedi.
Durhan ve Daron, kurnazca bir manevrayla başkanı suikasttan kurtardık diye bağırarak meydanı galeyana getirdiler. Bir anda tüm şehir, arenada rakiplerini biçen bu adamların şimdi de Muhlas Büyüksümük’ü mutlak bir ölümden kurtardığına inandı. Nejatorus, minnettar bir edayla Okyay okuluna ve kahramanlarımıza tam altı milyon nütlük bir ödül bahşetti. Ellerindeki devasa ay parçası şeklindeki sikkelerle bir anda milyoner olan ekibimiz, Sümükeli’nin en çok konuşulan isimleri haline gelmişti. Lakin Daron, cesedin etrafını saran kalabalıktan evvel Tıknaz’ın üzerinden bir kağıt aşırmayı başardı; Muhlas’ın malikanesinin en ince detayına kadar çizilmiş, kırmızı oklarla ve şifrelerle bezeli bir istila planıydı bu. Bir köşede ürpertici bir not düşülmüştü. Büyü yapan öldürülmedikçe bu tuzak kapanmayacak, yazıyordu. Daron, bu delili parmaklarının arasında kül ederken, tılsımlı bir hünerle planın bir kopyasını locadaki halının altına görünmez bir mühür gibi kazıdı.
Odanın ortasına, askerler tarafından Tıknaz’ın üzerinden çıkan o gizemli kutu getirildiğinde, içinden mürekkep dökülerek kasıtlı olarak tahrif edilmiş bir defter çıktı. Sayfalar çevrildikçe, mürekkepler birbirine geçmiş, yazılar okunmaz hale gelmişti. Ancak R’mal, arkasındaki meşalenin ışığı vurduğunda, sayfaların arasından havaya süzülen minicik, parıltılı maden gubarlarını fark etti. Bu defter, sadece bir hatırat değil; Sümükeli’nin derinliklerindeki madenlere, belki de Ejder Pulu’nun asıl membaına dair gizli bir anahtardı. Sümükeli’nde gece daha yeni başlıyordu. Milyoner olmuşlardı, sarayın içine sızmışlardı ve ellerinde ölü bir hırsızın planları vardı. Şimdi tek sual şuydu; bu altın kafesin içinde birer avcı mı olacaklardı, yoksa Nejatorus’un büyük oyunundaki birer piyon mu?
YANIKLAR & HOROZLAR
bÖLÜM 4
ümükeli’nin isli göğünde iki güneş çoktan ufka boyun eğmiş, yerlerini meşalelerin titrek hüzmelerine bırakmıştı. Kahramanlarımız; arena kumlarının, Tıknaz’ın ezilmiş kafatasının ve Suphi Mühürkan’ın lanetli bira zehrinin artçı sarsıntılarıyla bir güzel hırpalanmış halde, Işıldayan Yıldız Hanı‘nın loş ve dumanlı bağrına sığındılar.
Yanlarında, Belediye Sarayı’nın tahsis ettiği üç asker; silahlarına yaslanmış, her köşeden fırlayacak bir bıçağı kolluyordu. Kasabanın dedikoduları sokaklarda yangın gibi yayılmaktaydı: “Bunlar Ayı Gücü değil mi? Maraz Yaprak’ı bile yenen adamlar! Hem de belediye başkanını suikasttan kurtarmışlar!” R’mal, bu iltifatları duyup yanından geçen kızlara yan gözle bakarak “Çok da şey yapmasınlar, biz de yapabilirdik” mırıldanıyordu — maskülenliğinin çatırdamasına asla müsaade etmeyecek bir vakarla.
Durhan, hancıya “Yolluk bir varil bira ver bize, belediye başkanının evine gideceğiz” deyince hancının gözleri tabak gibi açıldı: “Oo! İki tane de benden beyim, eksik olma!” Askerler fıçıları omuzladı; kahramanlarımız henüz hanın kapısından çıkmadan Durhan’ın ağzı laf, R’mal’ın gözü kız arıyordu.
Dışarı çıktıklarında hilal göğün en dibine çekilmiş, hava soğuğa kırmıştı. Sokakta tuhaf bir akıntı vardı: insanlar belli bir istikamete, görünmez bir çağrıya icabet eder gibi süzülüyordu. Ellerinde biletler, yüzlerinde heyecan. R’mal bir ilânname kaptı. Ön yüzünde gitar çalan bir yaşruk silueti: Çakırzan Külvendiyar. Arka yüzünde ise gözlerini ateş gibi yakan iki kelime: “Yılın Horoz Dövüşü — Kibirli’ye karşı Öfkeli.”
Rolf, o iki kelimeyi görür görmez elektrik çarpmışçasına dikleşti: “Horoz dövüşü varmış! Ben çok iyi anlarım horozdan!” Durhan’ın yanında koluna giren Bade ise Çakırzan’ı tanıttı: diyar diyar dolaşan, konserlerini bir gün önceden haber veren, sahne şöhreti için değil hayatta kalmak için şarkı söyleyen, vücudunun yarısı yanık, sol gözünden ok yarası taşıyan efsanevi bir ozan.
Mekâna vardıklarında konser çoktan başlamıştı. Kalabalık sessizliğe gömülmüş, kimse alkışlamıyor, herkes o yarı yanık adama bakıyordu.
Çakırzan Külvendiyar; taburede oturmuş, gitarını tıngırdatan yaşlı bir yaşruktu. Vücudunun sağ tarafı komple yanık, sol gözünde okun yadigarı bir iz, göz kapağı yarı düşük. Parmaklarının tellere her değişinde mekânın havası değişiyor, duvarlar nefesini tutuyordu:
“Ateş öptü tenimi, yaktı hayallerimi… Kimse görmüyor, kimse gelmiyor. Mum gibi akıyorum…”

R’mal, o çöl graniti kadar sert adam, göğsündeki yaranın ağrısıyla gözlerinin dolduğunu hissetti — lakin ağlamayı maskülen duvarının ardına hapsetmeye çalışırken yüzündeki trajikomik ifade dışarıdan bir kitap gibi okunuyordu. Daron, kılıcının kabzasını sıkarak “Yanıyor abi” diye mırıldandı; sanki Çakırzan’ın yanığı onun tenine de sıçramıştı. Rolf ise “Benim de horozum vardı” diye sayıkladı; gözleri ıslanmıştı, lakin bunu kabul etmektense dili koparılırdı.
Konser bittiğinde Çakırzan sahneden indi, bara yürüdü, bir bira istedi. Durhan hemen atıldı; lakin yaşlı bard irkildi, gözlerini kaçırdı, utandı. “Teşekkür ederim. Amacım seni ağlatmak değildi” dedi sadece. Rolf, o ince diplomasi penceresinden bir kaya fırlattı: “Nasıl yandınız?” Çakırzan duymazdan geldi. Rolf pes etmedi: “Peki favori horozunuz ne bu akşam?”
Daron araya girdi, meraklı bir gencin gözündeki kıvılcımı gösterdi ve Çakırzan nihayet kapılarını araladı. İçtikçe açılan yaşlı bard hikâyesini döktü: Yedi yaşındaymış. İndoruk şehrinde, Namud Krallığı sınırlarında bir büyü okulunda çırakmış. Alt katta, zuruhat-ı tabiat büyüsü yaptığını iddia eden bir cihaz — şimdilerde onlara “teknoloji” diyorlardı — patlamış ve tam 250 çocuk yanarak can vermişti. Çakırzan’ın sadece yarısı yanmıştı. Yarısı ölmüş, yarısı kalmıştı.
Bade, Durhan’ın kulağına fısıldadı: “Anlattığı olay gerçekten doğru galiba. Buradaki Boşollar’ın o okulu yakan makinenin arkasında olduğunu söylüyorlar.” Durhan bu bilgiyi bir kasa gibi hafızasına kilitledi. Lakin iş işten geçmişti: Çakırzan, Bade’nin gözlerinin içine bakıp “Ben yangından kurtuldum. Peki sen kurtulabilir misin?” dediğinde, kız teslim olmuştu. İkisi birlikte gecenin karanlığına karıştı.
Mekânın arka tarafında horoz dövüşü sahneye kurulmuştu. Devasa bir podyum, orkların ip çekerek akan yazıları yürüttüğü ilkel bir ışıklı levha, tabelacı kızlar ve iki horoz: Kibirli — vakur, gagasını havaya dikmiş; Öfkeli — kızıl, pençelerini yere kazıyan.
Rolf bahis masasına koştu. Daron ise kalabalığın arasında gizlice Kibirli’ye bir mel’un-ı tali’ büyüsü yapıştırdı; horozun kuvvetine lanet çöktü. Öfkeli, lanetli rakibini birkaç pençe darbesiyle yere serdi. Rolf zaferle kükredi: “Görüyor musun? Köyde de böyle çok iyiyim!”
Lakin asıl fırtına bir sonraki maçla koptu. Sahnenin arkasından beyaz göğsüne doğru hareli tüyleri, kanat uçları siyah olan bir horoz yürüyerek çıktı. Rolf dondu. O tüylerin rengi, o iriliği, o pençe atış biçimi… Cibilli. Kendi Cibilli’si.

Masayı tutup atladı, “Bu benim tavuğum!” diye nâra attı. Horozcuyla pazarlık çığırından çıktı; Rolf sinirli sinirli baktıkça adam arkadaşlarına kaş göz yaptı — silahsız sandılar bu devleri. On beş horozcu birden üşüştü. Rolf, tek başına ortalarında topaçlarla, yumruklarla, hatta bir horozla dövüldü. Bir tanesi kendi kendine vurup bayıldı; bir tanesi Rolf’un zırhına yumruk atıp parmağını kırdı; lakin sonuncusu yerden kaptığı Cibilli’yle Rolf’un suratına öyle bir çarptı ki dev adam yığıldı. Daron, belediye armasını — hilale oturmuş horoz — bir suret-i hafiye büyüsüyle havaya yansıtıp “Belediyenin kanunu adına durun!” diye bağırdı. Askerler dalıp horozcuları birer birer bayılttı.
Cibilli kurtarıldı. Rolf, kanlar içinde yerdeyken bile adamın cebine elli bin nüt sıkıştırdı — o vicdanlı dev, dövülse bile hakkını yemezdi. Cibilli sahibini tanıdı, kanatlarıyla sırtını okşadı; lakin Rolf’un dayak yediğini hatırlayıp arkasına dönüp “Ürüü ürüü!” diye intikam nâraları attı. Horozun da irfanı sekizdi; efendisine layık bir ruh eşiydi.
Gece iyice bastırmıştı. Askerler onları belediye konağının kapısında karşılayan bir yavşuka teslim etti. O kırk-elli santimlik, teni yemyeşil, kulakları sivri yaratık isimleri sorup odaları gösterdi. Rolf ile Daron aynı odaya; R’mal Sade ile baş başa; Durhan kendi odasına. Yaralar sarıldı, canlar yerine geldi.
Sabahın ilk ışığıyla yavşuk yine kapıları çaldı: “Kahvaltı başladı.
Durhan, yemekhanenin taşına basar basmaz o içgüdüsel tellâllık moduna geçti. Mutfağın kalbinde devasa bir adam gördü: Muzdarip. İki metre boyunda, kel, kollarındaki kıldan uzaktan siyah tenli gözüken bir aşçı. Yemeklerine düşen kıllar yüzünden herkes isyandaydı; lakin eli lezzetli, kimse kovamıyordu. Durhan, heybesinden bir merhem çıkardı, adamın kollarına yaydı, kum saatini çevirdi — tüy kalmadı. Yemekhanede bayram havası esti. Durhan, bir anda herkesin sevgilisi olmuştu.
Sonra gözü bir gruba takıldı: modern kesilmiş dini kıyafetler, kalem etekli gözlüklü bir kadın, sinsi bakışlı bir yavşuk. Bunlar Fanusis tarikatının rahipleriydi — ilahları, tanrıların dünyaya bıraktığı mukaddes eserleri korumaya adanmıştı. Kütüphanenin son üç katı onların muhafazasındaydı: alt katlarda mavi parlayan sıradan eşyalar, yukarılarda turuncu parlayan efsanevi silahlar. Lakin en üst katta tek bir eser vardı — turuncu ama mor kıvılcımlarla parlayan, dokunana ruhani bir yolculuk yaşatan bir nesne. “Ziyaretçinin mahremiyetine saygı duyarız,” dedi rahip. “Onu görebilirsin, ama tek başına görebilirsin.” Durhan, Tıknaz’ın haritasındaki işaretlerin tam oraya denk geldiğinden artık emindi.
Bu sırada Daron, odasında kılıcını gizli boyutundan maddi düzleme çıkardığında tuhaf bir şey oldu. Kılıç elinde ufaktan titremeye başladı. Sıradan bir titreşim değildi; sanki birisi çeliğin ardından konuşmaya çalışıyordu. Üzerinde, odadaki meşaleden yansıması mümkün olmayan sarımsı bir parıltı belirdi; ışık kılıcın yüzeyinde dans ederek bir insan siluetine dönüşmeye çabaladı. Daron kulağını dayadığında, uzaktan gelen bir mırıltıdan sadece iki kelime berraklaştı:
“Özledim.”
“Acıktım.”
Ve arkasından, bir ninni kadar hüzünlü bir melodi. Daron, gördüğü desenleri küçük bir suret büyüsüyle kopyalayıp Rolf’a gösterdi. Rolf, “Mum gibi bir şey bu, akan bir mum” diye mırıldandı. Lakin manası hâlâ sisle kaplıydı. Kılıcın içindeki ruh — her kimse — açtı, bir şeyleri özlüyordu; ve o melankoli Çakırzan’ın dün geceki şarkısıyla ürpertici bir akrabalık taşıyordu.
Kahvaltıya indiklerinde yanda oturan iki memurun muhabbeti kulaklarına çarptı:
“Duydun mu? Yukarı Kandıra’da iki yaşlı kadın haşlanmış halde bulunmuş! Sümükeli zabıtası olayı araştırıyormuş.”
Masada bir sessizlik çöktü. R’mal’ın yüzünden kan çekildi. Haşlanmış. Suphi Mühürkan’ın o karanlık dehlizde savurduğu tehdit bir kasırga gibi zihinlerine çarptı: “Annenizi kaynatırım!”
Tam o anda, belediye binasının dışından Pekinaz‘ın ciğerleri parçalayan feryadı yükseldi:
“Annemi kaynatmışlar!”
Sümükeli’nin sabah sessizliği bu çığlıkla paramparça olurken, kütüphane, ejder pulu, belediye başkanının rezilliği — hepsi bir anda anlamsızlaştı. Bu artık bir macera değildi. Hesap gününün ilk sabahıydı.