
ZEHRİGÖBÜL
Ben, İsimur; bu dağınık müşahadeleri, Akrebgan yollarına düşecek gafillere bir ikaz, kendini cengâver sanan bedbahtlara ise bir mukaddime olsun diye nizamî bir kayda döküyorum. Zira aşağıda tasvir olunacak mahluk, sadece et ve kabuktan müteşekkil bir illet değildir; iradenin, öfkenin ve direnme azminin tatlı bir lokma misali emilip yutulmasıdır. Akrebgan’ın Yaşrukları ona, kendi mitlerinde Sürtünkaya’nın sevmediği çocuklarına gönderdiği bir gazap diye, Zehrigöbül derler. Lakin biz ona — bu sahifelerde — “Lanetin Sarı Süt-Anası” adını vereceğiz.
Avamın lisanında bu illetin sebebi muhteliftir; lakin sebeplerin tümü, döne dolaşa ayni bir kapıya — İlah Akrebgan’ın bilenmiş gazabına — varır. Rivayet odur ki, o melun ilah, açgözlülüğün hangi suretine baksa kendi yansımasını görür de tatmin olur; lakin meskenlerini kendi sınırlarından taşıran, hazinelerini istif eden, semasını dahi kendi gözleriyle ölçen Taşsürek Yaşruklarına baktığında — kendine has bir tahammülsüzlük zuhur eder. Zira bir ilah, açgözlülüğüne rakip görmediğini sevmez; rakip gördüğünü ise bağışlamaz. Hâl böyle olunca Akrebgan, başka topraklarda nice şer yumurtladığı gibi, en sarısını, en yapışkanını, en sinsisini Yaşruklara bahşeder; ve bu bahşedişin adı, hülasa, Zehrigöbül’dür.
Lakin Vaftizzade Kompendiyâr — Lanetler ve İlletler Üzerine Hülasa nâm risalesinde — bu yaygın kanıya hafif bir gülümseyişle itiraz eder. Ona göre Akrebgan, Yaşrukların açgözlülüğüne rakip olduğu için değil; Yaşrukların kendisi olmadığı için onlara cefa eder. Zira açgözlülüğün ilahı, açgözlülüğün cüssesi değil, açgözlülüğün suretidir; tatmin için değil, çoğalmak için yaratılmıştır. Kompendiyâr’ın hükmü kestirmedir: “Akrebgan’ın illeti hasetten değil, hicabından doğmuştur. Zira o, kendi suretinden mahrum yaratıkların kendi yaşadığı toprakta soluk alabilmesine asla rıza göstermez.” Bu, evvelkinden daha karanlık bir tefsirdir; lakin daha şahsi bir tefsirdir de — zira hased halka, hicab ise tanrıya yakışır.
Ancak ihtiyatlı bir nazırla mahlukatın yuvalarına bakılırsa — ki bu işin ehli Fahrü’l-Genom Efendi’dir, Mahlukat-ı Ahar Üzerine Tasniflerimiz‘in dördüncü cildinde meseleyi enine boyuna açar — Zehrigöbül’ün ikametgâhları, ilahların gönül kapısından değil; topraktan gelen şartların maddesinden seçilmiş gibidir. Mahluk yuvasını sırf bir yerde değil, iki yerin birleştiği yerde kurar: bir yanda volkanik bir dağın eteği, bir yanda durgun bir bataklık, tuzlu bir sahil yahut çürük bir göl olmalıdır. Bu iki coğrafyanın evlenmesi tesadüfi değildir. Volkanik dağ kükürt buharını, asit yağmurunu, sıcak yumuşamış kayayı verir; bataklık ise rutubeti, durgun suyu, çürüyen ot yığınını. Bu ikisi birleştiği yerde — Fahrü’l-Genom’un kendi tabiriyle — “mahluğun midesi değil, midesinin reaksiyonu” hayat bulur.

En yoğun ikametgâhları, hülasa, Sürtünkaya’nın kuzey sahilleridir; orada her üç koy bir kükürt yarığı saklar, her dördüncü bataklık bir zehir tülü serer. Ne tuhaftır ki bu topraklar Taşsürek Yaşruklarının da kadim yurdudur; ve Yaşruklar, Akrebgan’ın ne adını ne suretini tanırlar — onların mitinde lanet başka bir kapıdan gelir. Onlarca Zehrigöbül bir lanettir, lakin Sürtünkaya’nın lanetidir: ataları olduğunu söyledikleri o dağ, sevmediği evladı ne kabul eder ne kovar — yalnızca sevmediğini söylemenin kendine has bir usulünü icat eder, ve bu usulün adı Zehrigöbül’dür. Hâl böyle olunca üç ayrı hüküm üç ayrı kapıda bekler: avam Akrebgan’ı suçlar, Kompendiyâr Akrebgan’ın hicabını ima eder, Yaşruklar Sürtünkaya’nın evlat terbiyesini anarlar. Lakin Zehrigöbül — kükürt buğusu içinde, mağarasının tavanına asılı, midesi reaksiyonun yönünü çevirmeye hazır — bu üç hükmün hiçbirini duymaz. O sadece bir sonraki obayı bekler.

Mahlukun cüssesine evvela bir at arabası nispetinde tasavvur etmek lazım gelir; lakin bu nispet de yanıltıcıdır, zira Zehrigöbül kendi cüssesini bir cüsse gibi taşımaz — mağaranın tavanına yapışmış, kanatlarını maktul derisi misali aşağıya sarkıtmış, gövdesini boğum boğum bir kabuğun altına gizlemiş bir vaziyette duraduğu için, onu görenlerin pek çoğu evvela boyutunu değil, iniltisini fark eder. Zira nefes alış-verişi ıslaktır; her soluğunda kabuğun altında bir kabarcık patlar, bir balçık döner, sanki gövdesi nefes değil, çorba çekmektedir. Voli’nin parşömeninde bu sesi tarif edemeyip kıyıya çizdiği o garabet işaret — yarım daire içinde üç nokta — bu hülasada kelama dökülemeyecek bir hatıranın suretidir.
Asıl garabet, mahlukun yüzündedir. Cüssesi ne kadar devasa ise, çehresi o nispette küçük ve nahiftir; sanki Tanrı bu yaratığı yaratırken son anda yüzünü unutmuş, ardından özür diler gibi bir parmak ucu kadar küçük bir surat iliştirivermiştir gövdesine. Bu küçük surette iki kavisli kıskaç vardır, kıskaçların ortasında ise ne çene ne diş — sadece bir delik; emmek için, sızdırmak için, içine çekmek için. Zira mahluk yutmaz, çiğnemez; çiğnemeyi nisyâna terk etmiştir. Onun yerine, o daracık ağzından çıkan içi boş, kıllı, sarımtırak bir kamış — Fahrü’l-Genom’un tabiriyle çekme-borusu, avamın lisanında zehir-pipeti — kurbanın gırtlağına saplanır, midesine kadar uzanır, ve oraya kendi salgısını boşaltır. Bu salgının ne olduğunu söylemek için lakin bir başka bölümü beklemek lazım gelir.
Karnına gelince — burası mahlukun en ziyade ürkütücü cihetidir. Karın boğum boğum, mor tüylerle alaca, devasa bir kese; lakin bu kese kimi vakit şişkindir, kimi vakit bomboştur. Şişkin olduğu vakit içi rutubet ve uğultu doludur, mahluk yürürken arkasından bir çocuk sürüsünün boğuk uğultusu yükselir. Boş olduğu vakit ise — ki bu daha vahim bir hâldir — yavruları çoktan havalanmış, kanatlarını yeni kurutmuş, anasının izini takip etmek için mağaranın dehlizlerine dağılmış demektir. Bu yavrular bir parmak boyundadır, kanatları henüz ıslaktır, lakin gövdelerinin altında çoktan anasınınkiyle aynı boğumlu kabuk, aynı emici küçük ağız peyda olmuştur. Onlar böcek değildir; küçük Zehrigöbül’dürler. Ve mahlukun bir obaya saldırması, kâinatın ekseninde tek bir Zehrigöbül’ün geçişi değil; bir nesil mendeburun, bir sürü uğursuzun, bir koroyla yapılan tatlı bir baskındır.
Bütün bu cesedin nasıl ayakta durduğunu ise akıl alır iş değildir. Zira gövdesinin iç boşluğu — sair canlılarda olduğu gibi — ne mide, ne ciğer, ne yürektir; oranın büyük kısmı sadece bir teknedir. Bir reaksiyon teknesi; bir mutfak; bir asit küpü. Hâl böyle olunca Zehrigöbül’ün cesedi yarıldığında dışarı kan değil, kıvamlı bir balçık fışkırır; bu balçık taşa değdiğinde tüter, ete değdiğinde delip geçer, suya değdiğinde kıyıya doğru sürünüp bir hayat daha — bir balıkçığın, bir kurbağanın, bir su böceğinin hayatını — eritir. Voli’nin notlarının kıyısına düşürdüğü o sert satır bu kısımda durur: “Onu öldürürken ölmemeye dikkat etmelisin İsimur. Zira bu mahluk öldükten sonra dahi sindirmeye devam eder.”

Mahlukun karnında taşıdığı necis yavrulara gelince — burası, Voli’nin parşömeninde mürekkebin en koyu, kalemin en sert bastığı satırlardır. Zira Zehrigöbül, sair mahlukatın yaptığı gibi yumurtasını bir köşeye bırakıp gitmez; yavrusunu kendi karnında, kendi salgısında yüzdüre yüzdüre büyütür. O boğum boğum kesenin içi bir rahim değil, bir kuluçka teknesidir; yüze, yüz elliye varan yavru orada — anasının her av-sonrası emip getirdiği bulamacın artığıyla — beslenir, kabuklarını sertleştirir, kanatlarını gerer. Hâl böyle olunca her bir Zehrigöbül yavrusu, dünyaya gelmeden evvel düzinelerce maktulün eriyiğini içmiş, onların etinden, kemiğinden, gözyaşından bir miktar taşıyarak ana karnından kopmuş demektir. Avamın ağzında dolanan o ifade — “Zehrigöbül’ün yavrusu, anasından evvel kurbanını tanır” — boş bir tekerleme değil, soğuk bir tasviridir bu hadisenin.
Yavruların ana karnından dışarıya çıkışı ise — Voli’nin ifadesiyle — “bir doğum değil, bir savruluştur”. Ana, vakti gelince mağaranın tavanına yapışır, kanatlarını gergince açar, ve karnını bir koroya çevirir; içeriden çıkan o yüzlerce parmak boyu mendebur havaya saçılır, kanatları henüz ıslak, gövdeleri henüz titrektir. Bir kısmı uçamaz, anasının kabuğuna tutunup öylece sallanır; bir kısmı duvarlara çarpıp düşer, kendi zarının içinde inler; ve bir kısmı — en uğursuzları, en güçlüleri — doğrudan havalanır, mağaranın ağzına yönelir, dışarıdaki ilk obayı, ilk çoban köpeğini, ilk uyuklayan ihtiyarı bulur. Bu yavrular, tabiatın hiçbir kanununa uymaksızın, henüz hayatlarının ilk saatinde ana usulünü tatbik etmeye başlarlar: tatlı sıvıyı bilirler, çekme-boruyu bilirler, reaksiyonun yönünü bilirler. Sanki dünyaya gelmemişlerdir; sanki çoktan biriken bir hatıra, anasının karnından çıkıp kendi suretini almıştır.
Hülasa; Zehrigöbül’ün dehşeti tek bir mahlukun dehşeti değildir. O, kendisini her av-sonrası yeniden çoğaltan bir musibet, kendi yavrusunu kendi kurbanından devşiren bir lanet, ve Akrebgan’ın — yahut Sürtünkaya’nın, yahut başka bir karanlık kapının — sevmediği topraklara saçtığı bir sürekliliktir. Bu sebeple, bu mahlukla karşılaşacak bedbahtların evvele şu hususu idrak etmesi elzemdir: önlerinde duran tek bir Zehrigöbül değildir; arkasında saçılmış, üstündeki tavana yapışmış, dehlizin köşesinde kabuk çatlatmış bir nesildir. Ve nesil, anadan çok daha açtır.
Bu satırların kalanını — mahlukun zehrinin, çekme-borusunun ve reaksiyonunun nizamî tasvirini — bir başka bölüme bırakıyorum. Zira İsimur’un kalemi, bir oturuşta bu kadar necaseti taşıyamaz; ve okuyanın midesi, hülasa, bir an dinlenmeye muhtaçtır.
