KelÂran divanı

Evrenin Ellinci Yanış Günü ve Kabuğun Üç Nefesi
Kâinatın nâr-ı beyzaya büründüğü, zamanın kendini alevlerle sınadığı o mukaddes ve dehşetli vakitte; Evrenin Ellinci Yanış Günü gelip çattı. O gün, Koloboros’un hikmetinden kopup gelen ateş engereği, gökleri yararak indi ve Oro’nun o kadim bağrını derin bir yarayla ortadan ikiye yardı. Engereğin o yakıcı ve efsunlu kanı toprağın damarlarına sızdı; kaynayan tuz göllerinin tuzuna karışıp zamanla karardı ve sükût ile kabuk tuttu. İşte o çatlayan kabukların esrarlı yarığından üç derin nefes, üç haşmetli kudret yükseldi: Semuanya, Rak’ra ve Torhul.
Bu kadim üçlü; toprağa sımsıkı tutunan Pullukul ve gölgelere sığınan Zerksoy kavimlerinin hem asırlık atası hem de fıtratlarının en parlak aynasıdır. Zira biri hayat bağışlar, diğeri nizamı döndürür, sonuncusu ise cefaya göğüs gerer. Lakin hiçbiri kusursuzluğun zirvesinde değildir; her biri kendi benliğinde ötekinin noksanını, kâinatın o ilksel günahını taşır.
Semuanya – Soluyan Çürüme ve Kadim Nefes
Oro’nun o kanayan yarasından göğe yükselen ilk buhar, Semuanya’nın ta kendisidir. Onda ne erkeğin celali ne de dişinin letafeti bulunur; o, dirilik ile ölümün, var olmakla yokluğa karışmanın arasındaki o ince, şeffaf ve titreyen kabarcıkta ebediyen salınır durur. Pullukul halkı, ona secde ederken “Soluyan Toprak” diyerek fısıldar; Zerksoylar ise onu dualarında “Çürümeyen Ruh” namıyla anarlar.
Semuanya, faniliğin en mutlak kanununu, nefes alan her mahlukatın nihayetinde çürüyüp o çürümeden yeniden filizlenmesini emreder. Çöllerin rüzgârla sevişen kumları, sükût içindeki göllerde yumurtlayan kertenkeleler ve hararetin bağrında kabuk bağlayan o dilsiz taşlar; hep onun o efsunlu ve soluyan nefesinin eseridir. Ona hususi bir dua edilmez; zira cihanda alınan her nefes, farkında olmadan Semuanya’nın ismini zikretmektir. Sembolü; etrafı buharla efsunlanmış, üç halkalı bir spiraldir. Hükmü; yaşamın tekerleği, çürümenin tatlı huzuru, alınan her nefes ve ölüm ile doğum arasındaki o ince denge üzerinedir. Zira kadimler der ki:
“Her alınan nefes bir mezar, kazılan her mezar ise yeniden doğuran bir rahimdir.”
Rak’ra – Kanın Anası ve Yenilenmenin Yarığı
Koloboros’un alevden engereği Oro’nun sinesine dişlerini geçirdiğinde, o yakıcı ısırığın sızan kanından vücut buldu Rak’ra. Kan, arzın damarlarına akarken o karanlık fısıltısını bıraktı: “Açılan her yarık, içinden yeni bir cihan doğurur.” Pullukul’ların, gelecek nesillerini barındıran yumurtalarını toprağın karanlık ve sıcak rahmine gömmesi, işte bu kanlı ve kutsal mirasın tecellisidir. Zerksoylar ise kanı kendi mecrasından tersine akıtmayı, o kızıl akıntıyı derin bir bilgeliğe ve karanlık bir büyüye tahvil etmeyi doğrudan Rak’ra’nın fısıltılarından öğrenmiştir.
Rak’ra, hem karanlıktan aydınlığa çıkan doğumun hem de o aydınlık için adanan kurbanın mabudesidir. Her yumurta kabuğunu kırıp çatırdadığında, her düşmanın boğazından o kızıl şerbet döküldüğünde arz ve sema onun adıyla yankılanır. Onun kutsal suyu abıhayat değil, bizzat kandır; rengi gecenin zifirisi kadar koyu, kokusu ise tuzun yakıcılığıyla harmanlanmıştır. Sembolü; üç yerinden çentiklenmiş, kanla yıkanıp çatlamış bir yumurta kabuğudur. Hükmü; karanlıktaki doğum, kurbanın asaleti, kanın bitimsiz döngüsü ve mutlak fedakârlık üzerinedir. Zira kadimler der ki:
“Kan üşür ve donar, kabuk olur; o kabuk çatlar, içinden yeni bir dünya doğar.”
Torhul – Kabukların Babası ve Dayanışın Dağı
Semuanya nefesini üflediğinde, Rak’ra kanını akıttığında; hayat bulacak olan bu iki kudreti bir arada tutacak sarsılmaz bir bedene ihtiyaç hâsıl oldu. İşte o vakit, bu beden Oro’nun hissiz ve sağlam taşından bizzat yoğruldu ve adı Torhul oldu. Yeryüzündeki tüm mahlukatın zırhı onun kemiklerinden neşet etti; bulutları yırtan yüce dağlar ise onun o eğilmez sırtından doğdu.
Pullukul’lar, cengin o kızıl tufanına dalmadan evvel kendi kabuklarını çamurun sırrıyla kalınlaştırır ve göğe doğru feryat ederler: “Torhul bize nazar eylesin!” Zerksoylar ise tattıkları her acı mağlubiyetin ardından o soğuk toprağı gözyaşlarıyla öperler; zira bilirler ki her düşüş, toprağın ta kendisi olan Torhul’un şefkatli kucağına sığınmaktır. Torhul; asırların suskunluğunun, çelikten dayanıklılığın ve zamanın pası olan unutmanın ilahıdır. Onun zihinlere kazıdığı yegâne öğreti şudur: “Taş, kaderin rüzgârına ne kadar sabrederse, o kadar uzun yaşar.” Sembolü; yarım bir daire biçiminde, sükût eden taş bir kabuktur. Hükmü; cenk meydanlarındaki sabır, yıkılmaz direnç, toprağın ağırlığı ve hafızanın merhametli unutkanlığı üzerinedir. Zira kadimler der ki:
“Taş, olanı asla unutmaz; fakat onu hatırlayıp da acı çekmez de.”